Monthly Archives: Aralık 2011

BİRİ BİZİ ÇİMDİKLESİN

Standart

Uzm.Psk.Tuğba DEMİRÖZ     www.paradoksdanismanlik.com

 

Çocukların en hızla geliştiği dönem 0-6 yaşlar arası (Okul Öncesi) dönemdir. Bu dönem, çocuk yaşamının temelidir. Temel alışkanlık ve beceriler bu dönemde edinilir. Bedensel, zihinsel, dil, duygusal, ahlaki ve sosyal büyümenin en hızlı olduğu dönemdir. Kişilik özelliklerinin % 82’si bu dönemde kazanılır.

Geleceğin yetişkinleri olacak çocukların, erken yaşlarda eğitilmesinin gerekliliği artık tüm dünyaca kabul edilmiş önemli gerçeklerden biridir. Avrupa ülkelerinde okul öncesi eğitim %70 ile %100 arasındayken ülkemizde % 16 civarlarındadır. 1994 yılında bu oran % 7 idi. Aradan geçen 15 yılda ülke olarak kat ettiğimiz mesafeye bakılırsa pek de iyi durumumda olduğumuz söylenemez. Ülkemize cep telefonu yine 1994 yılında yeni yeni gelmeye başlamıştı, şimdilerde gençler tarafından takoz, fosil olarak adlandırılan telefonlar o yıllarda 2500 dolardan aşağı bir rakamla alınamıyordu. 1994 yılını baz alacak olduğumuzda, telefonlaşma oranımız nedir sizce? Bunun için nette araştırma yapmak bile istemiyorum. Asıl işi öğrenim görmek olan çocukların ellerinde telefonlar, dııtt mesajınız gönderiyor, dıtt mesaj alıyorlar.

Bilgisayarlar da aynı tarihlerde DOS işletim sistemiyle çalışırdı. Şimdiki çocukların çoğu DOS nedir bilmese de bilgisayarsız ev yok neredeyse. Sayıları her geçen gün artan bilgisayar bağımlılarına ne demeli? Dün gece televizyonda ana haber bülteninde Beyazıt Öztürk, Mario oynayan bir çocuğu taklit ediyordu. O çocuğu facebook daha önce izlemiştim. Üzücü çok üzücü. Aileler, çocukları bilgisayar kullanmayı öğrensin, arkadaşlarının yanında kendisini tam hissetsin, bilgisayarla çağı yakalasın derken; çocuklarının asosyal ve bağımlı kişilik özellikleri geliştirdiklerini fark edemediler.

Uyuşturucu kullanımında 7-8’li yaşlar konuşulur oldu. Eskiden özel okul ve kolejlerin sayısı az, eğitimleri kaliteliydi. Şimdilerde düz liselere süper kelimesini ilave ederek süperleşeceğiz yanılgısını göremeyen bir toplum olduk. Devlet özel üniversitelere kredi veriyor diye dershaneleri özel üniversitelere çevirdik. Beraberinde eğitimin kalitesini düşünmedik. Ve daha neler neler. Ne oluyor bize? Ülke olarak nereye doğru gidiyoruz? Araştırmıyoruz, üretmiyoruz, kendimizi geliştirmiyoruz, öğrenmiyoruz, düşünmüyoruz. Biri bizi çimdiklesin.

Oysa bilgi çağında yaşıyoruz, hala kişi başına düşen kitap sayımız komik rakamlarla telaffuz edilse de, bilgiye ulaşmak çok kolaylaştı. Öğrenmek istediğimiz her konuda bilgi alabileceğimiz kaynaklar hatta uzmanlar elimizin altında. Göremediğimiz gerçeklerden biri, bilgiye ulaşmanın bilgiden yararlanmak anlamına gelmediği. Bilgiyi duymak, okumak, görmek bilgiyi anlamak anlamına gelmiyor. Bilgiyi anlamak bilgiyi öğrenmek anlamına gelmiyor. Bilgiyi öğrenmek bilgiyi kullanmak anlamına gelmiyor. Bilgiyi kullanmak bilgiyi uygulamak anlamına gelmiyor. Uygulamayacağım bilginin zihnimde işi ne?

Niçin toplumsal olarak bilgi açlığı içinde her şeyi öğrenmeye çalışıyor, nihayetinde öğreniyor, buna rağmen bir gıdım yol kat edemiyoruz. Niçin okullaşma oranımız bu kadar düşük, telefonlaşma oranımız bu kadar yüksek? Niçin her yüz kişiye bir kitap düşerken her cebe birden fazla telefon düşüyor? Çünkü düşünmüyoruz. Düşünmedik, düşünmeyeceğiz. Gelecek nesilleri düşünmeyen çoğunluk olarak bizler yetiştireceğiz.

Düşünmediğimizi affınıza sığınarak olabildiğince saçma bir örnekle açıklayayım. Örneğin, yazının başında “Temel alışkanlık ve beceriler okul öncesi dönemde edinilir.” cümlesi geçmişti. İnanmıyorsanız yazının başına dönüp bakabilirsiniz. Yazıyı okuduk o cümle arada öylesine geçişti mi; yoksa okurken o cümlenin önemini fark ederek, bir kenara not ettik mi? Ya da içimizden hakikaten ya, bu cümle üzerinde düşünmeliyim dedik mi? Çoğumuz ben cümleye dikkat çekene kadar fark etmemiştir bile. Çünkü etkin okumuyoruz hatta etkin dinlemiyoruz nihayetinde etkin iletişim kuramıyoruz. Psikolog, “Temel alışkanlık ve beceriler okul öncesi dönemde edinilir.” dedi bilgisinin üzerine çıkmaya çalışmıyoruz. Oysa her gün gerek televizyon gerek radyo programlarında gerekse gazetelerde bir takım uzmanlar bu ve bunun gibi binlerce cümle sarf ediyorlar. Okuduğumuz kitaplar sayısız cümle ve bilgi içeriyor.

İçimize dönüp soralım “Bu cümleden ne anladım?” Cevabımız, “Temel alışkanlık ve becerilerin okul öncesi dönemde edinildiğini” İse, sadece bu kadar anladıysak, anladığımızı atalım çöpe gitsin. Tüm bunlar ezbercilikten kaynaklanıyor. Anlamak için ezberin yetersiz olduğunu, ezberin sadece papağanlık olduğunu artık kavramamız gerekiyor. Toplum olarak bu konuda uyanmamamız gerekiyor. Peki “Başka ne anladım, bu cümle bende nereye temas etti, bana ne düşündürttü, aklıma hangi fikirleri getirdi…? “

“Hanım duydun mu, temel alışkanlık ve beceriler okul öncesi dönemde edinilirmiş, herhalde bu tür alışkanlıkların kazanılması için en elverişli yaşlar bunlar. Bizim çocuk yemeklerden önce ve sonra hala ellerini biz hatırlatmadan yıkamıyor, yemekleri senin yedirmeni bekliyor, hala tuvalet temizliği için seni çağırıyor, oyuncaklarıyla oynadıktan sonra odasını senin veya ablasının toplamasını bekliyor, yatağını kendi toplamıyor, saçlarını zorla tarıyoruz, tırnaklarına özen göstermiyor, sırasını beklemiyor, izin istemiyor, sessiz durması gerektiği ortamlara kendisini kontrol edemiyor, kalem tutamıyor,  … bu çocuk seneye okula gidecek ve hala temel alışkanlık ve becerilerini geliştiremedi, ona yardımcı olmak için acilen bir şeyler yapmamız lazım. “diyebiliyor ve bilgiden işimize yarayacak şekilde yararlanma fırsatı yakalayabiliyorsak ne mutlu bize.

Çocuğa okula başlamadan önce ulaşabilmek, çocuğu bedensel, zihinsel, dil, sosyal, duygusal ve ahlaki yönden okula hazırlamak şart. Bu gelişim alanlarından birindeki eksiklik diğerini etkileyeceğinden, her ayağın üzerinde ayrı ayrı çalışmak ve her birini sağlam örmek gerekiyor. Hepimizin bildiği gibi büyümek ve gelişmek için elverişli şartlar bulamayan çocuklar, akademik hayatın beklentilerine kolay cevap veremediklerinden okulda başarılı olamıyorlar. Bununla birlikte, televizyon kanalları, zihinsel ve bedensel gelişim alanlarını desteklemenin yeterli olduğu izlenimi yaratma çabası içindeler. Çocuğunuza bilmem ne yedirin, zeki olsun, bilmem ne içirin boyu uzasın. Zeki ve uzun boylu olmak, özgüvenli olmayı gerektirmiyor. Boy uzamasıyla sıra bekleme davranışı arasında pozitif korelasyon yok. Ancak, duygusal açıdan özsaygısı, özsevgisi ve özgüveni gelişmiş, kaba ve ince kasları yeterli, kitap sevgisi kazanmış, öğrenmeye hevesli, dinleme ve konuşma becerilerini geliştirmiş, sınırlarını belirlemiş… çocuklar değişen şartlara daha kolay uyum sağlamakta ve okulda başarılı olmaktadırlar.

Böylesine önemli bir dönemde çocuğa kazandırılacak tüm olumlu beceri ve güzel alışkanlıklar, çocuğun sağlam temeller inşa etmesine yardımcı olacaktır. Temeli sağlam olan yapıların depreme daha dayanıklı olması gibi, temelleri sağlam bir çocuk da dayanıklı ve esnek olacaktır. Eşim sağlam karakterli, kararlı, ne istediğini bilen, gürbüz çocuklar için “20. kattan at, yere bir şey olur ona bir şey olmaz.” der. Çocukları böylesine sağlam inşa etmek, ancak onlara her tür olumlu desteği vererek ve deneyim kazanacağı zeminleri sunarak mümkün olur.

ZEKA GELİŞİMİ NE ZAMAN TAMAMLANIR

Standart

Uzm.Psk.Tuğba DEMİRÖZ     www.paradoksdanismanlik.com


Öğretmenler, birden fazla çocuk sahibi olan anne babalar, çok kardeş olan kişiler, birçok çalışanı olan işverenler, birçok memuru idare eden amirler… her bireyin birbirinden farklı özelliklere sahip olduğunu çok iyi bilirler. Anne baba beş parmağın beşi bir değil diyerek çocukları arasındaki farkları dile getirir. Yaşından beklenmeyecek bir olgunluk gösteren kişilere akıl yaşta değil baştadır, hiç akla gelmeyen bir noktayı dile getiren birine akıl akıldan üstündür denir.

Evrende sayılamayacak çoklukta varlık var, her bir varlık ve o varlıkların özellikleri hakkında tüm bilgilere sahip olmak ise mümkün değil. Her konuda tek başına uzmanlaşmak imkansız. Uzay araçlarıyla belli bir mesafeden çekilen dünya fotoğraflarına baktığımızda, o fotoğraflarda sadece dünyayı görür, bırakın bizi gökdelenleri bile göremeyiz.  Daha da uzak mesafelerden çekilmiş dünya fotoğraflarında başka gezegenler arasında dünyanın ufacık kaldığı dikkati çeker. Daha da uzaklaştıkça fotoğraflarda dünyayı görmez oluruz.  Tersi de düşünebilir. Koskoca bir organizma olan insanın hücreleri hakkında yeni bilgilere ulaşmaya çalışan bir dünyada yaşıyoruz. Maalesef deha bile olsak evrenin sırlarını anlamak bir yana insanın sırlarını anlamakta sınırlı bir zekaya diğer deyişle IQ’ya sahibiz.

Türk Dil Kurumu zekayı “İnsanın düşünme, akıl yürütme, objektif gerçekleri algılama, yargılama ve sonuç çıkarma yeteneklerinin tamamı, anlak, dirayet, zeyreklik, feraset” olarak tanımlar. 1900’lü yılların başlarında bilimsel olarak incelenme konusu edilen zekayı ölçmek için çeşitli testler geliştirildi. Bu testlerin amacı IQ’yu rakamla ifade edebilecek hale gelmekti ve geldiler de. 1980’li yıllara kadar, zekanın doğuştan getirilen potansiyelin çevresel şartların etkisiyle 0-6 yaşlar arasında kazanıldığı ve belli bir rakamda durduğu yani sabit bir sayıyla ifade edilebildiği savunuluyordu. IQ değişmezdi. Gardner bu konudaki tabuları yıkan çalışmalar yaparak, zekanın çeşitliliğine dikkat çekti ve yedi tür zekadan bahsetti. 1980’lerden bu yana ise zeka konusu daha farklı bir gözle incelenir oldu, Gardner’ın bahsettiği zihinsel yetenekler birçok araştırmacı tarafından incelendi, nihayetinde çocukların zekalarını geliştirmelerine fırsat tanıyacak müfredatlar oluşturularak, birçok okulda uygulamaya konuldu. Bizim gibi ezberci eğitimlerin yaygın olarak kullanıldığı ülkelerde bence bu bir devrimdi.


Ülkemizde de dünya psikologlarının kullandığı geçerlik, güvenirlik ve norm çalışmaları yapılmış zeka testleri mevcut. Üniversite 2. sınıftan itibaren zeka testleri uygulama eğitimlerine katıldım ve o günden bu yana ihtiyaç hasıl olduğunda bu testleri kullandım. Birçok çocuk ve ergene uygulama yapma ve aynı zeka puana karşılık gelen çocuk ve ergenleri kıyaslama imkanına sahip oldum. Zekaları aynı puanla ifade edilse de uygulama yaptığım kişiler birbirlerinden farklı ilgilere, yeteneklere ve öğrenme şekillerine sahiptiler. Her birinin biyolojik ve kültürel geçmişleri farklıydı, farklı deneyimler yaşamışlardı. En çok dikkatimi çeken şey ise aynı bireyin zeka testinin alt testlerinde aldığı puanların yıldan yıla farklılık göstermesiydi. Araştırmalarım sonucu, çocukların ilgi alanlarındaki değişmelere göre, alt zeka testlerinden aldıkları puanları değiştirdikleri sonucuna vardım. Örneğin, yoğun olarak satranç oynayan çocukların hafızayı ölçen alt testteki puanları, kitap okumayı seven çocukların kelime bilgisi alt testi ile soyut düşünme puanları yıllar içinde yükselmişti. Bu sonuçlar bende zekanın ömür boyu sabit bir rakamla anılacağı tabusunu kökten yıktı. Zeka sadece 0-6 yaşlar arasında geliştirilebilen bir şey değildi, belirli ilgi alanlarına yönelerek her yaşta geliştirebilirdi. Buradan çıkacak sonuç 0-6 yaşlar arsındaki dönemin öneme sahip olmadığı değil,  bilakis çok önemli olduğu, yanı sıra 6 yaşı geçtik harç bitti yapı paydos yaklaşımının yanlış olduğudur. Her zaman yapılabilecek şeyler var, iş ki zekamızı doğru yönlere sevk edebilelim.

Son yıllarda ülkemizde birçok reklamcı zeka gelişimini slogan olarak kullanır oldu; çünkü anne babalar çocukları zeki olsun istiyor, birçok ebeveyn çocuklarının zekasıyla gurur duyuyor. Çok iyi birer gözlemci olduğunu düşündüğüm reklamcılar ebeveynleri zayıf noktalarından vurmakta da ustalar. Çocuğunuza dıt dıt yoğurdu yedirin zeka gelişimine katkıda bulunun, dıt dıt sadece bir bisküvi değil çocuğunuzun zeka gelişimine katkıda bulunan dıt dıtları içeriyor, her gün çocuğunuza 50 damacana dıt dıt içirebilir misiniz, o zaman bizim dıt dıtı yedirin. Hem bizimki doğal annenizinki gibi, evde pişirilmiş gibi, dalından kopup gelmiş kadar taze… Kurumlar tarafından reklamlara bunca para neden harcanıyor? Gerçekten çocuğunuzun zekasının gelişmesi için mi? Sağlıklı ve doğal beslenmenin zihinsel gelişime katkısı büyük, yalnız ilginç olan doğru düzgün yiyecek bulamayan yörelerimizden üstün zekalı ve dahilerin daha fazla çıkması. Ye babam ye ile beslediğimiz tarafımız gerçekten zekamız mı?

Ablası gibi matematiği iyi değil, ona da ben çalıştırıyordum buna da ben çalıştırıyorum, niye aynı başarıyı gösteremiyor? Ufaklık abisini geçti, abisi 4 yaşında ancak doğru düzgün cümle kurmaya başlamıştı bak şu kerataya daha iki yaşını doldurmadan kendini ne kadar güzel ifade ediyor. Büyüğüne yıllarca piyano dersi aldırdık, hala doğru düzgün çalamazken, kardeşi hiç ders almadığı halde ondan başarılı. Aklı fikri futbolda bir türlü dersi dinlemiyor, aslında dinlese çok zeki bir öğrenci olduğunu biliyorum; ama gözü hep okulun bahçesinde. Kompozisyon yazmada çok başarılı, takla atamıyor. Bildiğimiz gibi hepimiz hem benzer hem de farklı özelliklere sahibiz. Şöyle ki her birimizin ilgi alanları, merakları, alışkanlıkları, öğrenme yetenekleri, algılama şekli, zihinsel yetenekleri… hem benzerlikler hem de farklılıklar barındırıyor. Kimimiz çok iyi iletişim kuruyor, kimimiz sayıların dilini daha iyi anlıyor, kimimiz mükemmel dans ediyor, bedeniyle akla hayale gelmeyecek esneklikler sergiliyor. O halde anne babalar, öğretmenler, eğitimciler nasıl bir tutum sergilemeli ki her çocuğa eşit fırsat sunulmuş olsun?

Her şeyin kabulle başladığına inan biri olarak, önce farklılıkları kabul ederek sonrada farklılıklara saygı duyarak doğruya ulaşabileceğimize inanıyorum. Bu çeşitlilik, öğreten kişinin işini kolaylaştırmasa da; eğer öğretici farklı pedagojik yöntemleri kullanma becerisine sahipse, bu sorunun üstesinden kolaylıkla gelebilir. Aynı konuyu farklı şekillerde öğretmek, öğrenen kişinin zeminine inmek ve öğrencilerin öğrendiklerini farklı şekillerde gösterdiklerinin bilinciyle hareket ederek, farklı şekiller göstermeleri yönünde onları yüreklendirerek zihinsel yeteneklerini geliştirmelerine eşit fırsat sağlanmış olur.

Zeka türlerinin her insanda doğuştan değişik düzeylerde bulunduğunu ve doğumdan itibaren yaşam boyu tüm zeka türlerinin geliştirilebileceğini savunan Gardner’ın çoklu zeka teorisinde bahsedilen zeka türleri kendimizi, çocuklarımızı, öğrencilerimizi, çalışanlarımızı tanımada, anlamada ve onlara yardımcı olmada bize kılavuzluk edebilir.

• Bedensel / Kinestetik (Devinduyusal) Zeka: Klasik eğitimde kalem tutma beceresi dışında genellikle yadsınan, bedeni kullanarak kendini ifade etme ve bir ürün (icat) ortaya koyma becerisiyle ilgili zeka türüdür. Bu tür zekaya sahip çocuklar ve yetişkinleri tanımak çok kolaydır. Hoplayıp zıplamaktan, bir yerlere tırmanmaktan, koşmaktan, zevk alırlar. Jest ve mimikleri iyi gözler ve iy taklit ederler. Lego ve maketlerle oynamak, elektronik eşyaları söküp takmak, oyun hamurlarıyla bir şeyler oluşturmak, dikiş dikmek, örgü örmek, yazı yazmak…onlara çok eğlenceli gelir. Dansçılar, sporcular, pandomim sanatçıları, aktörler, heykeltıraşlar bu tür zekası gelişmiş kişiler arasından çıkar.

İnsan bedeni duygu, düşünce ve tinsel boyutlarıyla bir bütündür. Bu boyutlardan birindeki değişim diğerlerini de etkiler. Kutuplaşma Paradoksu Işığında Fiziksel ve Ruhsal Hastalıklar adlı makalemde bedensel göstergelerin ruhsal çatışmalardan kaynaklandığını dilim döndüğünce anlatmaya gayret etmiştim. Bedensel farkındalık, bedenin ne yaşadığı, ağrıların ne anlatmaya çalıştığı, bedenin dili; üzerinde yoğun olarak çalışılması gereken konulardan biri ve ancak pratik yaptıkça gelişecek bir yan. Acıktım diyen çocuğa daha yeni yedin ya, ya da tokum diyen çocuğa acıkmışsındır sen farkında değilsin; çişim geldi diyen ufaklığa evden çıkmadan önce yapmıştın gelmemiştir sana öyle geliyordur, düştüğünde ağlayan velede öpeyim geçsin bak geçti gördün mülerin sık sık söylendiği kişilerin bedensel farkındalık geliştirmesi ne denli mümkün bilemiyorum. “Düştüm ağlıyorum annem öptü bak geçti dedi geçmedi acıyor ben mi yanlış anlıyorum anne mi, acıkmadım acıktığımı söylüyorlar sanırım ben acıktığımı bile anlayacak yeterlilikte değilim.” Sonumuz bedenimizden gelen sinyallere karşı duyarsızlaşmak, hastalıkları son safhada fark etmek oluyor.

Bedensel / Kinestetik (Devinduyusal) Zekayı geliştirmede özellikle drama çalışmaları çok işe yarar. Drama uygulamasında bir rol almak, arkadaşlar ya da aile arasında sessiz film oynamak, mikado çubuklarıyla oynamak, halk oyunlarına katılmak, spor aktiviteleriyle uğraşmak, dans etmek, örgü örmek, resim yapmak, el sanatlarıyla uğraşmak, bulaşık yıkamak, yerleri silmek  kısacası bedenle yapılacak her aktivite Bedensel / Kinestetik (Devinduyusal) Zekayı geliştirir.

• Sözel / Dilsel Zeka: Klasik eğitimde en çok önemsenen zeka türlerinden biri. Soyut ve sembolik düşünme, kelime ve dil bilgisi, okuma-yazma, dinleme ve ifade etme, edebi ürünler ortaya koyma, kavram oluşturma, mizah, ikna, anımsama, öğrenme, öğretme gibi dilsel yeteneklerle ilgili zeka türüdür. Bu tür zekası gelişmiş olan çocuklar ve yetişkinler konuşmaktan, hikayeler ve fıkralar anlatmaktan zevk alır, okumayı sever, bulmacalara ilgi duyar, dinlemeyi sever, kafiyelere ilgi gösterir ve tekerlemelerden çok hoşlanırlar. Yazarlar, şairler, hatipler, politikacılar, gazeteciler Sözel/Dilsel Zekası gelişmiş insanlar arasından çıkar.

Sözel/Dilsel Zekayı geliştirmenin birçok yolu bulunmaktadır. Okuma ve dinleme bunların başında gelir. Okuduklarını paylaşma, fikir alışverişinde bulunma, günlük tutma, kompozisyon yazma, kelime dağarcığına her gün birkaç kelime ekleme, ilgi duyulan bir konuda araştırma yapma ve onu bildiri olarak sunma, stund up gösterilerine gitme, bulmaca çözmek, isim şehir-scrabble- up words-tabu oyunu oynamak…

• Görsel / Uzamsal Zeka: İmajinasyon yeteneği (görüntüleri zihinde görselleştirebilme), yön bulma, analiz ve sentez yapabilme, hayal gücü,  nesneler arası ilişkileri kavrama, zihinde üç boyutlu düşünebilme yetenekleriyle ilgili zeka türüdür. Görsel / Uzamsal Zekası gelişmiş olan kişiler nesneleri kağıt kalem kullanmadan zihinlerinde tüm detaylarıyla resmedebilir, hayal gücünü etkin olarak kullanır, yap-boz oynamaktan keyif alır, karmaşık labirent bulmacalarına bayılırlar. Diğer zeka türlerine oranla çizim ve resim yetenekleri daha gelişmiştir. Film izlemeyi, slayt gösterilerini, harita okumayı severler. Grafikerler, ressamlar, mimarlar, marangozlar, harita teknikerleri, montajcılar, estetisyenler, makyözler, cerrahlar, makine mühendisleri, tasarımcılar bu tür zekası gelişmiş insanlar arasından çıkar.

Görsel / Uzamsal Zekayı geliştirmek için ilk yol hayal kurmaktan geçer. Hayali zihinde tüm çıplaklığıyla gerçekmişçesine canlandırmaya çalışmak, düşünceleri herhangi bir sanat yoluyla ifade etmeye çalışmak, resim yapmak, grafik çalışmak, örgü motifleri, dantel ve oya örmekleri çıkarmak, iki resim arasındaki farkları bulma oyunları, bir şeye kısa süre bakıp oradaki detayları hatırlama oyunları bu tür zekanın gelişimine büyük katkı sağlar.

• Mantıksal / Matematiksel Zeka: Klasik eğitimde önem verilen; fakat gelişmesi için uygun ortamlar hazırlanmayan zeka türlerinden biridir. Tarafsız gözlem yapma, bilimsel düşünme, hipotez kurma, analiz etme, sentezleme, karmaşık işlemler yapabilme, sembolik düşünme yetenekleriyle ilgi zeka türüdür. Mantıksal / Matematiksel Zekası gelişmiş olan kişilerin sayı ve sembollerle arası iyidir. Formülleri sever, her şeyi formüle ederek anlarlar, matematikle ilgili her konuya ilgi duyar, bilimsel çalışmalardan hoşlanırlar. Benzerlikleri kolay fark ederler, problem çözmeyi sever, neden sonuç ilişkileri çabuk kavrar, satranç, dama, üç taş, beş taş, dokuz taş oyunları, yap bozlarla ilgilidirler. Matematikçiler, bilim adamları, fizikçiler, bilgisayar programcıları bu tür zekaya sahip kişiler arasından çıkar.

Mantıksal / Matematiksel Zekayı geliştirmek için olabildiğince özgün, yaratıcı ve yenilikçi düşünmek gerekir. Örneğin iki obje seçilerek bu iki obje arasındaki benzerlik ve farklılıkları zaman kısıtlaması koyarak bulmaya çalışmak ve bu oyunu her gün oynamak, zeka bulmacaları çözmek (bulmacaların çoğu Mantıksal / Matematiksel Zekayı geliştirmeye yönelik hazırlanmakta), yukarda sözü geçen taş oyunları, matematik problemleri çözmek, farklı çözüm yolları bulmaya çalışmak çok işe yarar.

• Müziksel / Ritmik Zeka: Klasik eğitimde neredeyse hiç önem verilmeyen zeka türlerinden biri. Tonları ve ritmik kavramları tanıma ve kullanma, tüm seslere ve titreşimlere duyarlılık, müzik ve ritim duygusu, müzik kulağı ve beğenisi, tüm ses-titreşim-müzik ve tonları tanıma ve oluşturma yeteneği ile ilgili zeka türüdür.

Müziksel / Ritmik Zekası gelişmiş kişiler genelde şarkıları usulüne uygun olarak yorumlar, müzik aleti çalar ya da bu konuda heveslidir, müzik dinlemeyi sever, insanların sesindeki ton değişimlerini hemen fark eder, çevresindeki seslere karşı çabuk reaksiyon gösterirler. Müzisyenler, şarkıcılar, opera sanatçıları bu tür zekası gelişmiş kişiler arasından çıkar.

Müziksel / Ritmik Zekayı geliştirmek için müzikle ilgili her tür çalışma yapılabilir. Nota okumayı, vuruşları öğrenmek, enstrüman çalmak, şan dersi almak, müzik dinlemek, nefes çalışmalarına katılmak, doğada var olan her sese, her titreşime dikkat etmek…

• Kişilerarası/İçsel Zeka: Bireyselleşmenin hızlandığı, akrabalık, komşuluk hatta aile içi iletişimlerin azaldığı, sanal arkadaşlıkların çoğaldığı, televizyonun zamanın büyük kısmını kapladığı günümüzde Kişilerarası/İçsel Zeka en güdük kalan zeka olmaktan kurtulamamaktadır. Sözlü ve sözsüz iletişim kurma ve işbirliği yapma becerileri, ruh hallerini ve duyguları okuma becerisi, kişilik yapılarına uygun davranış şekilleri geliştirme becerisi ile ilgili zeka türüdür.

Kişilerarası/İçsel Zekası gelişmiş kişiler empati becerileri gelişmiş, başkalarının ve kendilerinin duygu, beden ve düşüncelerine karşı hassas, farklı inançlara ve görüşlere saygılı, arkadaşları arasında popüler, lider, sosyal ortamlardan keyif alan, başkalarına önem veren, kendi duygularını çözümlemeye çalışan, öz benliğinin farkına varmaya çalışan, duygu, düşünce ve bedensel tepkilerinin derinlerine inmeye çalışan, kendini yönlendirme konusunda başarılı, öz disiplin ve öz motivasyonu gelişmiş kişilerdir. Psikologlar, öğretmenler, din adamları, esnaflar, satış danışmanları bu tür zekaya sahip kişiler arasından çıkar.

Kişilerarası/İçsel Zekayı geliştirmenin yolu sosyal ortamlara katılmak, insanlara değer vermek, insanları sevmek, hem kendi hem diğer insanların davranışlarındaki farklılaşmaları gözlemekten geçer.

• Doğa Zekası: Çevreyi algılama, tüm canlılara özen gösterme, bitki-hayvan gibi türler arasındaki benzerlik ve farklılıkları ayırt etme, tanıma ve sınıflama, doğa olaylarını (yağış şekilleri, gece gündüz, mevsimler…) kavrama, doğa ile kendi arasındaki etkileşimi fark edebilme ile ilgili zeka türüdür. Bu tür zekası yüksek kişiler yıldızlara bakarak hava tahmini yapabilirler.

Kuzenim kurbağaların vıraklamasından yağmur yağıp yağmayacağı konusunda ustaydı. Biyologlar, meteoroloji uzmanları, coğrafyacılar, çiftçiler, avcılar, veterinerler bu tür zekası gelişmiş kişiler arasından çıkar.

Doğa Zekasını geliştirmenin yolu tüm canlılara ilgi ve itina göstermekten, doğadaki tüm değişmelere karşı iyi bir gözlemci olmaktan geçer.

Özgürlük Bunalımı ve Kimlik Anksiyetesi İNSANIN DÖRT ZİNDANI

Standart

Uzm.Psk.Tuğba DEMİRÖZ     www.paradoksdanismanlik.com

 

Gezgin olarak Yeryüzünden Merih’e giden bir bilgin, Merih’e giderek caddelerde dolaşmaktayken bir fakültede verilecek bir konferans ilanı görür. Merih bilginlerinin birisi Yeryüzüne yaptıkları son sefer ve dünya canlıları hakkında konuşacaktır. Dünya’dan gelen bilgin de bu konferansa katılır. Merih gezegeni bilgilerinden birisinin kürsüye çıktığına ve şöyle konuştuğuna tanık olur. Evet, Dünya ‘da hayat olduğunu ileri süren bilgilerin görüşleri doğrulandı. Son araştırmalar hayat açısından çok ileri aşamada bulunan varlıkların orada var olduklarını gösterdi. Bunlardan bir tür beşer adını taşımaktadır.  Sizin bu varlık hakkında zihninizde bir tasavvur bile olmadığı için, bu beşerin niteliğini size iyice açıklayamam elbette, ancak özet olarak söyleyebilirim ki iki deliği, dört tutamağı olan bir kırbaya benzer. Beşer diye adlandırılan bu canlılar Dünya yüzünde garip ve hiçbir gezegenler topluluğunda benzeri olmayan biçimde harekete geçerler. Bu canlılarda özel bir “birbirini öldürme” deliliği vardır. Zaman olur, birbirleriyle hiç bağlantısı olmayan uzak noktalardan harekete geçen ve birbirini hiç tanımayan bu canlılardan büyük topluluklar bir tasarım, düzen, heyecan ve dürtü ile kuşanır ve son derece modern silah ve üst düzeyde donanımla yola düşerler, işlerini, uğraşlarını ve ailelerini bırakırlar, karşılıklı saf bağlarlar sonra kıyasıya savaşırlar. Önce yiyecek sağlamak için buna ihtiyaçları olduğunu sanıyordum. Fakat sonra gördüm ki birbirlerini şaşılası çabalarla ve yığınla öldürüyor, ardından kalkıp evlerine dönüyorlar. Sonra biri çıkıp yine öne düşüyor, yine bir topluluğu diğerine karşı kışkırtıyor, yine başka bir topluluğa çullanıyorlar. Kısaca “beşer” adını alan bu canlı türünün kendine eziyet etme ve öldürme ile dolu bir tarihi var. Bütün donanımlarını birbirlerini öldürme araçları uğrana harcarlar, üstelik birbirlerine karşı gerçekten bir kin duymaları da gerekmez. Sonra yine büyük çapta yığınla öldürmeler başlar. Hiç biri de öldürdüğünü yemez ki hiç olmazsa bu sebeple birbirlerini öldürüyorlar diyelim. Besinlerini başka yollardan sağlarlar. Birbirleriyle boğuşma, vuruşma, yığınla öldürmelerden ve birbirlerinin evlerini yakıp yıkmalarından sonra bunları öylesine bir gurur ve böbürlenme alır ki bunun nasıl bir ruhsal durum olduğunu biz anlayamadık. Sonra destanlar düzerler. Yiyeceklerine gelince, şiddetli bir hırsla yan taraftaki tutamaklarla toplarlar. Fakat bu çok latif yiyecekleri, hoş kokulu ve tatlı meyveleri, yeryüzünde biten bitki ve çiçekleri toplarlarsa da bu şekilde yemezler- bu da varlığın deliliklerinden biridir ki sebebini biz anlayamadık- zahmetle doğadan topladıkları bu sağlığa uygun yiyecekleri, et ve ürünleri eve götürür, ateş yakar, özel kaplara doldurur, kötü renkli, keskin ve kötü tatlı baharlar katar, kaynatırlar, yakarlar, sonra yerler.  Ardından da hastalanır, doktordan yediklerini midelerinden teknik araçlarla çıkarmalarını rica ederler. Doktorlar bu sebeple onların topluluğunda saygın ve çok kazanan kişilerdir. Bu hastalıklar dünyadaki beşer türünün hastalıklarıdır. Aynı zamanda çok ileri gitmiş ve yeryüzüne ileri düzeyde egemen olmuş bulunmasına karşın, öylesine delilikleri vardır ki şimdiye kadar hiçbir hayvan bu deliliklere tutulmuş değildir.

Dr. Ali Şeraiti (1933-1977) İnsanın Dört Zindanı adlı kitabında akım, ekol, doktrin, bilim,…izm adı ne derseniz deyin hepsinin “İnsan nedir?” sorusuna verdikleri cevaplarla insanı hapsettiklerini, insanın özüne ulaşmasını zorlaştırdıklarını, gerçek insan olmanın öze ulaşmak ve zindanlardan kurtulmakla mümkün olacağını savunmuştur.
Kur’an’da insana ilişkin iki sözcük kullanır. Bunlardan biri beşer diğeri insan. Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlük’e göre insan, “Toplum hâlinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı”, beşer ise  “İnsanoğlu, insan.” olarak eşanlamlı kullanılırken Şeraiti, insan nedir sorusuna Kur’an ayetlerinde geçen insan ve beşer kelimelerinin ifade farklılıklarına dikkat çekerek yanıt vermiştir. Ona göre Beşer ve insan farklıdır. Beşer, varlıkların gelişim süreci sonunda yeryüzüne gelmiş bulunan, sayıları şu an için yaklaşık yedi milyarı bulan, biyolojinin inceleme konusu olan eylem halindeki iki ayaklı canlı varlıktır. Beşerin bu tanımı bundan 10.000 yıl öncesi içinde böyledir değişmez; zaman içinde değişen sadece beşer sayısı, silahlar, yiyecekler, kitaba uydurma yöntemleridir genel özellikleri olduğu gibi aynen kalır. İnsan ise her an oluş halinde bulunan, idealleri olan, gelişen, değişen, tekamül eden varlıktır. Bu bağlamda her insan bir beşerdir, her beşer ise insan değildir, her birey bir ölçüye kadar insan olabilmiştir, diğer deyişle beşer türü değişim ve gelişim süreci içinde insan olmaya doğru adım atar, beşer doğulur, insan olunur. Bu oluş sürekli ve ebedidir.

Şeraiti, olma sürecindeki insanın üç özelliği bulunduğunu söyler. İnsan, 1.Bilinçli, öz varlığının bilincinde olan bir varlıktır.2. Seçme yeteneği vardır. 3. Yaratıcı özelliği vardır. Ona göre insan öz benliğinin bilincine varabildiği, seçim yapma aşamasına ulaşabildiği, tabiatta bulunmayanı meydana getirebildiği ölçüde insandır. Oluşum sürecindeki engelleri aşabilenler insan olma yolunda ilerlerken, bazıları beşer doğup beşer olarak hayatlarını tamamlamaktadır. Ot gelip ot gitme dediğim şey.

 Hayvanlar da bilir, öğrenir; fakat ne bilip ne bilmediğini bilmez, ne bilip ne bilmediğini bilen, bilincinde olduğunun bilincinde olan tek varlık insandır. Ayrıca hayvanlar içgüdüleriyle yönetilen, kendi yaşama biçimlerini seçemeyen, insan ise beden ve fizyolojisinin seçmesini gerektirdiği şeyi bile seçebilen, doğal gereksinimlerine başkaldırabilen bir varlıktır. Toplumsal bir varlık olduğu halde yalnız yaşamayı seçebilir, açlık grevleri yapabilir, cinsel hazlardan kendisini men edebilir, kendini koruma ihtiyacına karşı gelerek canına kıyabilir, yaşamını savunduğu düşünce uğruna feda edebilir, kazasını değiştiremese de kaderini kendi çizebilir. Butterflay Effect filminin öyküsündeki gibi kendi oluşunu etkileyebilir, yaşamına yeni yönler tayin edebilir ve bunu seçimleriyle yapar.

Kimileri seçme özgürlüğü olmadığını söyler, 21. yüzyılda olmamıza karşın köle zihniyetiyle yaşayan, yaşam sorumluluğunu eline almayan kişilerin sayısı azımsanamayacak ölçüde çokken, özgür olduğunu savunan gizil köle zihniyetlilerin sayısı da azımsanamaz. İlk okul diplomamı aldığım yaz tatilini kabus gibi geçirmiştim. Babam “Ortaokula gitmeyeceksin, nihayetinde sende abimin kızları gibi liseden sonra evlenmeye kalkmayacak mısın? Onlar üniversiteyi kazandı da ne oldu, okumak yerine evlendiler diye onlara duyduğu kızgınlığı bana yansıtmış ve okullar açılalı 15 gün olduğu halde beni ortaokula kaydettirmemişti. Çok ağladım, çok istedim, nafileydi inadı inat okula yazdırmıyordu. Sonunda evden kaçmakla tehdit ettim, reklamlardaki gibi tehditle de yenir ketçapla da hesabı. Gözü kara bir çocuktum, blöf yapmadığımı anladı ve okulun üçüncü hafta Çarşambası okuldaydım. Şimdi düşünüyorum da başkaldırmasaydım diğer üç kız kardeşimin de okuma haklarını etkilemiş olacaktım. Seçim şansımız hep var, seçeneksizlik zihnimizin içinde. Seçeneğimiz olmadığını düşünüyorsak seçenek üretmemize yardımcı olan yaratıcı yanımızı fark etmemiş oluyoruz. Oysa içimizde bir yerlerde sürekli seçenekler üreten bir tarafımız var. O tarafımıza kulak vermek, onu tanımak, varlığını hissetmek seçim yapabilen varlık olduğumuzu kabul etmekten ve seçme sorumluluğunu üstlenmekten geçiyor.

Neden bazıları her şeyi danışır, sormadan tek adım bile atmaz, özgür olmadığı- seçim yapamadığı için mi? Yoksa yapacağı seçimin doğuracağı sonuçları göğüslemeye hazır olmadığı için mi? Okumuş olmak, doktor olmak, profesör olmak bile bu farkındalığı artırmayabiliyor bazılarında.

Oxford vardı da biz mi okumadık?

Bizim köyde ilkokul vardı da biz mi gitmedik?
Belki o gün yoktu, ya şimdi hala mı yok?
Bu yaştan sonra olmaz.
Yasak mı?
Yoo değil de yaş kemale erdi.
Yaş ermiş o tamam, siz erdiniz mi?

Eşim bir sevdiğini söylese mutlu olacağım. Sen ver mutluluğunu onun bunun eline sonra bekle seni mutlu etsinler, tabi canları isterse.

Son model bir araba alsam mutlu olurum. Kim görmüş son model arabanın içinde mutluluktan dört köşe bir şoför? Nesnelere bağla mutluluğunu, alamazsan?

Devlet baba bize aş versin, iş versin. Nerede bu devlet, nerede bu millet? Kendin için sen ne yapıyorsun? Kahvehane köşelerinde okey oynayarak söylen dur.

Bazıları hayat şartları beni böyle yaptı der. Doğrudur da hayat şartları kişiyi etkiler, hayat şartlarını değiştirmek için sen ne yaptın?

Bireyselleşmenin vurgulandığı, özendirildiği dünyada arkadaşlıkların, dostlukların, komşulukların, akrabalıkların, hatta çekirdek aile ilişkilerinin çivisinin çıktığı ağızlara sakız oldu, sen adım attın mı, dostluk gösterdin mi, iyi ve kötü gününe koştun mu?

Dövmekten başka yol bulamıyorum, ne desem derslerini yapmıyor. Hiç şartsız şurtsuz sevdin mi çocuğunu, bastın mı bağrına, demek ve dövmekten başka yollar aradın mı, tüm görüşlerine saygı duydun mu, hatta ders çalışmama seçimine bile.

Ben okumadım, çok pişman oldum o bari kendini kurtarsın istiyorum.
Sen seçme özgürlüğüne sahiptin o değil mi?
Beni babam zorlasaydı okurdum belki.
Emin misin, gerçekten istemediğin bir eyleme zorlansan çocuğunu bu kadar zorlamayı göze alır mıydın?

İnsan seçim yapabilen, seçenekler üretebilen, zeminini genişletme sorumluluğu kendisinde olan yegane varlıktır. Yine kendisini kısıtlayabilen, davranış seçeneklerini görmezden gelen, yaratıcı tarafına erişmek için uğraşmayan, dar bir zemine kendini hapsederek kendinden çok şeyler bekleyebilen yegane varlık da insandır. Ve insan ihtiyaç duyduğu şeyleri yaratabilen, yapabilen bir varlıktır. Tekerleği icat eden de odur, arabayı, ocağı, çamaşır makinesini, uçağı icat eden de yaratıcılığını sanatsal anlamda ifade eden de.


Şeriati’ye göre dört zorlayıcı güç insanı öz bilincinden, seçme yeteneğinden ve yaratıcılık niteliğinden alıkoymaktadır ki bunlar çağlar boyunca etkili olan bazı öğretilerdir. Bunlardan biri Materyalizmdir. (Maddecilik, Özdekçilik) İnsanın yapısı ve özünü maddenin yapısı ve özüne bağlayarak, insanı maddeye indirger ki, bu da insanın gelişim sürecinin maddi olgu ve görünüşleri içinde, sınırlanması ve engellenmesi demektir.

Naturalizm de insanı tabiatın ürünü olarak kabul ederek Tanrı’yı doğa insanı beşer mesabesine indirger.

Historizm ( Tarihselcilik) akımı insanı tarihin meydana getirdiği, tarihin gerektirdiği şekilde oluşmuş bir varlık olarak kabul ederek insanı sınırlamış, Sosyoloji (Toplumbilim) Tabiat ve tarih bir dereceye kadar etkili olmakla birlikte insanın özünü oluşturan toplumsal düzen ve çevredir görüşüyle insanın seçim özgürlüğünü elinden almış kötüysem bu kötülüğü seçen toplumsal çevrede doğmamla ilgilidir diyerek insanı beşer düzeyinde kalmaya zorlamıştır.

Biyoloji ise insanın bedensel ve psikolojik özellikleri bütününün temel belirleyici olduğunu, öz benin biyolojik özelliklere bağlı olduğunu, yani sarışınların aptal, şişmanların sevecen, gözlük takanların zeki olduğunu savunarak insani özellikleri biyolojik göstergelere bağlar.

İdeolojiler, doktrinler temelini beşere bağlamakla, insanı aramamakla yanlış yapılandırmışlardır. Elbette birçok söylemleri ve tezleri doğrudur. Deniz kıyısında yaşayanların balıkçılıkla geçinmesi, ormanda yaşayanların avlanması, sıcak bölgelerde yaşayanların esmer olması, belli çevrelerde belli dillerin konuşulduğu, gelenek ve göreneklerin toplumdan topluma değiştiği…

 İdeolojileri birer zindan haline getiren insandır. İnsanın son zindanı kendisidir. İdeolojileri yıktığı anda yüzleşeceği kendisi. İdeolojiler insanı kısıtlamakla beraber korumaktadır da. Kendiyle yüzleşmekten alı koymakta, oyalamakta, özüne ulaşmasına engel olarak kendilik zindanını fark etmemelerine yardımcı olmakta, mutlu etmekte, ona ninniler söyleyerek uyutmaktadırlar. Ninni söyleyen annenin yokluğunda boşluğa düşen çocuk gibi insan da ideolojilerin duvarlarını yıkmayı başardığında boşluk ve anlamsızlık hislerinden kurtulamayacaktır. Bu, insanın amaçladıklarına ulaşması için uğraşıp durması, ulaşınca da boşluğa düşmesidir. Her şeye fazlaca sahip olan, tatması gereken tüm doyumları sağlayarak boşluğa düşen beşerlerin 100.000 dolar karşılığında av olacak beşerler aradığı ve eğer vuramazsa parayla ödüllendirdiği beşerler. Sürekli oluş halinde olan insanın özüne ulaşmasına bilimler, …izmler yardımcı olsa da “öze ulaşmanın yolu sadece aşk, Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmaktır.” der Şeriati .

Okul Olgunluğu Kazanımında Okul Öncesi Kurumların Katkısı

Standart

Uzm.Psk.Tuğba DEMİRÖZ     www.paradoksdanismanlik.com

 

Genel anlamıyla okul, “Bağlı bulunduğu ülkenin görmeyi hedeflediği kişileri yetiştiren kurumdur.” diyebiliriz. Yasalara bağlıdır. Devlete okulu da olsa özel de olsa müfredat yasalarca belirlenmiştir. Eğitim süresi bakımından ülkeden ülkeye değişiklik gösterse de zorunludur (Ülkemizde sekiz yıllık eğitimin zorunlu olması gibi). Keyfi değildir. Eğitim yaşına gelen çocuğun okula gitmesi yasalarca zorunlu tutulmuş, aile çocuğunu eğitim hakkından mahrum etmesin diye caydırıcı cezalar konulmuştur.

 

 

Çok değil 30 yıl öncesiyle kıyaslandığında ailelerin çocuğunu okula gönderme konusunda daha bilinçli hareket ettiklerini, kız çocuklarını da erkek çocuklar kadar eğitim alması konusunda desteklediklerini söyleyebiliriz. Bugün ise, bilinçli ailelerin sayısı giderek artmaktadır. Hatta bırakalım zorunlu okul dönemi geldiğinde çocuğu okula göndermeyi, okula hazırlanması için okul öncesi kurumlardan yararlanan aileler çoğalmaktadır.

Aileler çocuğunu sosyalleşsin, toplum içinde kendini rahatlıkla ifade edebilsin, özgüven kazansın, öz saygısı yükselsin, yeteneklerini tanısın, grup çalışmalarına alışsın, paylaşmayı, beklemeyi, kuralları öğrensin, akranlarıyla bir arada olsun, saygılı-ahlaklı olarak yetişsin, bilgi ve görgü düzeyi yükselsin,  karşılaştığı problemlere çözümler üretebilen girişken ve üretken bireyler olsun, zihinsel yeteneklerini geliştirsin, el becerileri kazansın gibi birçok istekle okula yönlendirmekte ve çoğunlukla çocuğunun okul yaşantısı, okul içindeki davranışları, kazanımları…ile yakından ilgilenmektedirler.

Bilimsel ve teknolojik gelişmeleri takip etmekte zorlandığımız bir dönemdeyiz. Belki bilgisayar dönemi diye adlandırabileceğimiz bu zamanlarda, değişimlerin hızına yetişmek çok kolay değil. Bilgiye ulaşmak çok kolay, bununla birlikte değişime adapte olabilmek, ayak uydurabilmek aynı oranda kolay değil. Bir öğrenci yahut ebeveyn için güne uyumlanmak, yüksek seviyede zihinsel çaba gerektirmekle beraber ciddi bir zaman yönetimi, bedensel ve duygusal hazır oluş da gerektirmektedir. Öğrenci merkezli yaklaştığımızda ilköğretim okuma yazmanın, dört işlem yapmanın öğrenildiği ilk kurumdur. Okumadan yazmadan zamana uyumlanmak maalesef mümkün değildir. Bu sebeple ilköğretim eğitim hayatının en önemli adımıdır.

Son 20 yılda okul öncesi eğitim alanında yapılan “okul öncesi eğitim alan çocukların okul öncesi eğitim almayan çocuklarla birçok yönden karşılaştırıldığı araştırmalar” ilköğretime hazırlığın ne denli önemli olduğunu ortaya koymuş ve okul öncesi eğitim, eğitim hayatının ilk ve en önemli basamağı haline gelmiştir.

Türk eğitim sisteminde okul başarısı; okuma yazma öğrenme, dört işlem yapabilme ve okul içi davranışlar-arkadaş uyumu konusunda yeterli olabilmekle ölçülmektedir. Her yıl ilköğretime severek, isteyerek başlayan öğrencileri düşünelim. Bu minikler, bir yılın sonunda aynı ölçüde başarılı değillerdir. Kimi çok çok iyidir. Okuma yazma öğrenmiş, dört işlem yapabilir hale gelmiş, okul içi davranışlarında beklenenin ötesinde uyum sağlamıştır. Kimi vasattır. Çok iyi okuyamaz çok iyi yazamaz; ama desteklense yol kat edeceğini göstermiştir. Kimi vasatın altında başarılı olur. Çocukların başarı düzeylerinin bu denli farklı olmasını en basit yaklaşımla farklı ailelerden gelişlerine, ailenin çocuğa gösterdiği desteğe, zeka düzeylerinin farklı oluşuna, dil-duygusal ve bedensel gelişimlerinin farklı oluşlarına bağlayabiliriz. Ayrıca her çocuk okul ve okulun öğrenciden beklentilerine farklı tepkiler verir. Kimi okumayı sever. Kimi iki satır yazı yazmak istemez. Kimi ödevlerini yapar, kiminin umurunda değildir. Kimi çocuk dört işlemle ilgilidir, kimi dikkatini toplayamaz. Çok geniş bir perspektifle  öğrencilerin her biri okulun ve okumanın gerekleri konusunda farklı hazırlığa sahiptir.

“Okula Hazırlıklı Olma Dönemi” veya “Okul Olgunluğu” olarak adlandırılan dönem, öğrencinin okulda rahatlıkla yeterince öğrenebileceği, zihinsel-duygusal-sosyal-dil gelişimi bakımından en uygun dönemdir. Son birkaç yıldır çocuk için bu dönemin 6 yaş olduğuna karar verilerek ilköğretim yaşı yedi yaştan 6 yaşa indirilmiş, bugünlerde 5 yaşa çekilmesi gündemdedir.

Okul öncesi dönem çocuklarına uyguladığımız gelişim testleri,  bize çocukların aynı yaşta olsalar bile aynı hızda gelişmediklerini göstermektedir. 3 yaşında tek ayak üzerinde 34 saniye dengeli bir şekilde durabilen çocuklarla karşılaştığım gibi 6 yaşında 2 saniye duramayan çocuklarla da karşılaştım. 2 yaşında anne-baba ve birkaç kelime söyleyen çocuklar olduğu gibi 2 yaşında tam anlaşılır konuşan miniklerle de. bu testler bize çocuklarımızı hangi yönde desteklememiz gerektiği konusunda ışık tutmaktadır. İlköğretimin ana hedefi olan okuma yazma öğrenme gelişen bir prosestir ;yani Okul Olgunluğu veya okula hazır oluş çocuğun sadece olgunlaşmayla ulaşabileceği bir nokta değildir. Çocuk bu hazır oluşa okul öncesi dönemde yapılacak ön öğrenmelerle de ulaşabilir. Tamamen aile zoru ve desteğiyle, ite ite derse zorlanan öğrencilerden de başarılı notlar alanlar elbette olur; fakat bu çocuklar bir yönden (sosyal-duygusal…) okula hazırlığı tamamlamış çocuklardır. Ancak okuma yazmayı öğrenme hazır, motive, okulun beklentilerine cevap vermeye hevesli öğrenciler okulda kendiliğinden başarılı olmaktadır. Okulda başarıyı yakalamak için öğrencinin alt yapısının kurulmuş olması gerekmektedir ki üzerine bir şeyler inşa edilebilsin. Örneğin çocuk harfleri ve sözcükleri ayırt edebilmelidir. El-göz koordinasyonu yeterli düzeyde olmalıdır. Dikkatini belli bir noktada belli bir süre toplayabilmelidir. Kalemi doğru şekilde tutabilmeli bunun için ince kasları yeterince güçlü olmalıdır. Alıcı dili yeterince gelişmiş olmalı, yönergeleri doğru şekilde takip edebilmelidir. Kısa süreli ve uzun süreli hafızası yeterince gelişmiş olmalıdır. Sözcüklerin fiziksel görüntülerinin ötesine geçerek, nesne ve fikirleri bağlayabilmelidir. Uygun uzaklıktan yazıya odaklanabilmeli, soldan sağa doğru yazıyı takip edebilmelidir.

 

Peki tüm bunlar bir çocukta gelişmezse ne olur? Muhtemelen çocuğumuzun okulda başarıyı yakalaması kolay olmayacaktır. Bu beraberinde onda özgüven sorunlarının gelişmesine, öz saygısının düşmesine, ailenin tavrına bağlı olarak örneğin mükemmelliyetçi bir anne babaya sahipse okuldan kaçınma, okula gitmek istememe, okuldan soğuma, ağlama, hırçınlaşma…gibi davranışların gelişimine sebep olabilecektir. Okumasını, iyi bir eğitim almasını, ilerde iyi bir lise ve sonra iyi bir üniversite eğitimi almasını istediğimiz çocuklarımızın ilk okula hazırlıkta donanımlı olmasına, ondaki yeterlilik hissinin gelişimine gerçekten dikkat ediyor muyuz? Elbette her ebeveyn çocuğunun okulda başarılı olmasını ister ve onun okul başarısıyla mutlu olur.
Peki çocuğumuzu okula ne kadar hazırlıyoruz? O kendisini okula nasıl hazırlayacağını bilemez. Bunu en iyi yetişkin bilebilir; yani ebeveyni, çocuklarımızı bıraksak bütün çizgi film izlerler ya da bilgisayar oyunlarıyla vakit geçirirler, onlar haz odaklılar. Ona iyi bir eğitim vermek, iyi bir eğitim aldırmak, bu bizim sorumluluğumuzda. O halde çocuğumuzu gerçekten okul öncesi eğitiminden anlayan usta ellere mi yoksa sadece evimize yakın olduğu için her hangi bir okul öncesi kurumuna mı teslim ettiğimizi kendimize soralım. Okuldaki davranışlarını, faaliyetlerini takip etmeyi alışkanlık haline getirelim. Öğretmenleriyle iyi diyaloglar oluşturalım. Okul psikoloğu ile düzenli olarak görüşelim, tavsiyelerini dikkate alarak hayata geçirelim….

Okula Uyum Sağlamada Okul Öncesi Kurumların Etkisi

Standart

Uzm.Psk.Tuğba DEMİRÖZ     www.paradoksdanismanlik.com

 

Okul öncesi kurumuna giden çocuk her şeyden önce düzenli olarak yaşıtlarıyla beraber olma fırsatına sahiptir. Şimdilerin 30 yaş ve üstü bireyleri iyi bilir, o yıllarda tek kardeş olmak ayrıcalıktı. Şaşırtıcıydı, nasıl yani gerçekten hiç kardeşin yok mu? dedirtirdi.  Şimdilerde 2 kardeş olmak lüks oldu, 3-4 ya da 5 kardeş olmak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Eskiden sadece sağlık nedenleriyle çocuk sahibi olunamazdı, çocuk sahibi olmak için ne gerekirse yapılır, doktorlara gidilir olmadı kocakarı ilaçlarına başvurulur, o da olmadı üfürükçü aranır; yani ne duyulursa sorgusuz sualsiz teslim olunur, “İlim Çin’de de olsa gidip alınız.” der edasıyla yaşanılırdı.  Günümüzde çocuk sahibi olmak istemeyen çiftlerin sayısı arttı, tek çocukla yetinenler sayılamayacak kadar çoğaldı. Şehirlerde üst üste küçük kutular içinde bireysel yaşama attığımız bu adımla, çocuklar yalnız. Sokağa çıkıp oynayamıyorlar. Evdeler, oynayacak kimseleri çoğunlukla yok, televizyonları var, play stationları, bilgisayar oyunları; hatta cep telefonları.  Ama biz biliyoruz, biz çocuk olmayı biliyoruz, nasıl çocukluk yaşanılır biliyoruz, yaşadık, dışardan eve güneş batınca ayakları sürüye sürüye gitmenin, çimenli boş arsalarda top peşinde koşturmanın, yağmurdan ıslanan toprakla çamurdan oyuncaklar yapmanın, tepeler oluşturmuş karları evden yürüttüğümüz kömür kürekleriyle kazıp tüneller açmanın, yeni yapılan inşaatlara gelen taze kumun üstüne atlamanın, sokak köpeklerini beslemenin, asker arabalarına 40 dakika kıpırdamadan selam vermenin, kocaman bidonlarla su tankeri beklemenin, su taşıyınca şeker vereceğini  söyleyen Nejla teyzenin kesme şeker kastettiğini anlamanın ve daha nicelerinin acısını, hazzını, çoskusunu… yaşadık. Çocukluk nedir biliyoruz. “Çocuk en iyi çocuktan öğrenir.”  Çok kardeştik ya da binada çok çocuk vardı, yalnız değildik. Bu gerçeği bilmesek, bu denli farkında olmasak çocuklarımızı okul öncesi kurumlara göndermeyi belki bu kadar çok istemezdik.

Duyanlar bilir 2009- 2010 eğitim-öğretim yılından bu yana,  pilot çalışma kapsamında 57 ilde okul öncesi eğitim zorunlu hale getirilmişti. Milli Eğitim Bakanlığı bu uygulamayı 2013-2014 eğitim-öğretim yılında 81 ilde birden uygulamayı hedeflediğinden, pilot uygulama kapsamında olmayan illerde eğitime hazırlıkların yapılması için alarm verilmiş durumda. Bu niyetler ve atılan adımlar gerçekten sevindirici, okullaşma oranımız her geçen yıl artmaktayken, çocukların ilköğretim döneminden önce okul öncesi eğitimle tanışacak olması kulağa çok hoş geliyor. Eksiklikler elbette olacaktır, yine de bu kararın eğitim adına güzel şeylere vesile olacağı kanaatindeyim. Çünkü okul öncesi alanda okuduğum her araştırma yaşıtlarıyla beraber olmanın gelişme ve büyüme sürecini olumlu katkılar sağladığından, ilköğretime uyumunu kolaylaştırdığından bahsediyor. Uzun yıllardan beri her sene en az bir anaokuluyla çalışmış olmam, ilk çocuklarımın liselere başlaması, anaokuluna ilk başladıklarındaki davranışları ve sonrası arasındaki olumlu gelişmeler, okul öncesi kuruma gitmenin, yaşıtlarıyla bir arada olmanın, ilköğretime geçişi kolaylaştırdığını izlememe sebep oluyor.

Anaokuluna her gelen çocuğun okula karşı tutumu oldukça farklı; çünkü ebeveynlerin, büyükanne ve büyükbabaların tutumları birbirinden farklı. Anne çocuğu okula gitsin istiyor, anneanne kıyamıyor, o daha çok küçük diyor.

Anne çocuğu okula gitsin istiyor ve okula kaydını yaptırıyor, ilk gün kapıda çocuğuna sıkıca sarılıp, dolu dolu gözlerle sakın korkma, korkacak bir şey yok, ben burada seni bekliyor olacağım diyor ve anne çocuk yumağı öğretmen tarafından koparılıp aşıklar yaşlı gözlerle zorla ayrılıyor. Kimi zaman bu yumak günlerce, haftalarca, aylarca ayrılamıyor, öğretmen iki doksan boyunda bir vuruşta boğayı devirecek güçte olsa da bu yumağı koparamıyor.

Bazı aileler ise çocuğuna okuldan öyle bir bahsediyorlar, öyle balalandıra ballandıra anlatıyorlar ki çocuk tiyatroya gelmişçesine rahat geliyor. Okulda müthiş bir gün geçiriyor. Vakti geldiğinde annesine teslim edilip evine gidiyor. Çok mutlu, okul şahaneydi. Ertesi gün anne çocuğunu hazırlıyor, çocuk şaşkın. Anne okula gidiyoruz diyor. Eee olabilir tabi peki gidelim. Okula geliniyor her şey yolunda. Ertesi gün gene okul .. Ne oluyor ya her gün her gün, bu annem fena alıştı bir okuldur tutturdu. E gittik ya, bir daha niye gidiyoruz ki? İster istemez çocuk değişmeye başlıyor, sabahları kalkmak istemiyor, yoksa bu annenin önünü alamayacak.  Anne kızgın, okulda kesin kötü bir şey oldu diye düşünüyor. Öğretmene çatıyor ya da çatmadan derdine çare arıyor. Okulda bir şey olmuş olmasa çocuğu niye gelmesin ki. Haklı. Öğretmen sınıf içinde her şeyin yolunda olduğunu söylüyor. Haklı.

İlk gün çocuk ağlıyor, anne bildiğiniz gaddar, kararlı o miniği okula bırakmaya. Hadi yavrum sen öğretmeninle sınıfına çık akşam seni almaya geleceğim dediğinde, çocuk ağlamayı daha da şiddetlendiriyor. Anne istifini hiç bozmadan söylediği son söze binaen çocuğunun gözleri önünde okuldan uzaklaşıyor ve sonra tamamen gözden kayboluyor. Çocuk çaresiz öğretmeniyle sınıfa çıkıyor.

Ne annelerimiz ne babalarımız ne dedelerimiz var, hepsinin okula, öğretmene, eğitime, tutarlılığa, yaptığı davranışların ileride ne gibi sonuçlar doğuracağına… karşı tutumları farklı. Bu farklılık çocuğun okula karşı tutumunu, uyumunu belirleyen ilk etmen. Çocuk ailesini okula taşıyor, ailesinin düşünce ve inançlarını okulda yaşıyor. Ona bakıp ailesini anlamak o kadar kolay ki. Davranışlarıyla her şeyi ayna gibi yansıtıyor. Evde onu dinleyen kimse yoksa, ailesinden yeterince alamıyorsa okulda hep dikkat çekmek istiyor, başaramazsa yalan yanlış hikayeler anlatıyor veya hırçınlaşıyor veya ağlıyor ya da arkadaşlarına vuruyor. Ailesi ona karşı sevecense, sabırlı ve hoşgörülüyse o da arkadaşlarına aynıyla muamele ediyor. Ailesi mükemmeliyetçi, kontrolcü ise ne yapacağını bilemiyor, tedirgin bir görünüm sergiliyor, arkadaşlarına pek yanaşmıyor eve karşı ketum okulla ilgili tek laf etmiyor.

Okula uyum, yaşıtları tarafından kabul veya reddedilme ile yakından ilgilidir. Yaşıtları tarafından kabul görmemiş, onaylanmamış, sevilmemiş, reddedilmiş çocuklarda ilköğretim ve lise yıllarında okul bırakma, yaşıtlarıyla olmayı reddetme (yaşından küçük ya da büyük kişilere yönelme), okul başarısızlığı, suç işleme gibi sorunlar görüldüğü (Beyazkürk, Anlıak ve Dinçer, 2007; Choi and Kim, 2003; Hay, 2006; Ladd and  Burgess, 2001) bildiriliyor. Okul öncesi dönemde halledilmesi daha kolay olan bu aşama, aşılamadığında ileri yaşları ve eğitim hayatını olumsuz yönde etkileyecek bir yön ihtiva etmektedir. Bu noktada çocuğun kişilik özellikleri, mizacı büyük rol oynar. Kimi çocuk sıcakkanlı, iletişime açık, güler yüzlü olurken; kimisi çekingen, içedönük, utangaç, tedirgindir.  İlk 6 yılda kişilik özelliklerinin %82’sinin kazanıldığı göz önüne alınırsa, bu dönemde yapılacak girişimlerin iyi meyvelerini toplamanın önemi de daha iyi anlaşılır.

Yaşıtları tarafından kabul görmüş çocukların, daha az davranış sorunu gösterdikleri, yaşıtları tarafından sevildikleri, arandıkları, daha fazla sayıda arkadaş sahibi oldukları, oyunlara davet edildikleri (Bradley, 2001; Diesendruck and  Ben-Eliyahu, 2006; Reijntjes, Stegge and  Terwayt, 2006; Slaugter, Dennis and Pritchard, 2002). reddedilen çocukların ise yaşıtları tarafından sevilmedikleri, oyunlardan dışlandıkları, agresif ve kaba davranışlar sergiledikleri (Denham and Holt,  1993; Ladd and Price, 1987; Ironsmith and Poteat, 1990) söylenmektedir. O halde bize düşen öncelikle çocukların yaşıtlarıyla bir arada bulunacağı ortamları hazırlamak, hazırlanmış ortamlara katılması için desteklemektir. Günümüzde komşuluk ilişkileri özellikle şehirlerde çok çok azaldığından çocuğun ilk deneyim alanı anaokulları olmaktadır. Anaokulu ilköğretim gibi akademik temelli yapılanmadığından çocuk gün içinde gerçekleştirilen tüm oyunlarda her şeyi rahatlıkla özümleme fırsatına sahip olacaktır.

Okulda ise çocuk-ebeveyn-öğretmen-psikolog ayaklarını iyi kurmak gerekir. Çocuğun öğretmeniyle kurduğu ilişki çocuğun okula uyumunun en önemli donelerinden biri olduğundan, ebeveyn öncelikle kendi güvenebileceği, içini huzurlu kılacak öğretmeni aramalıdır. Hepimiz dayakçı öğretmenlerin yol açtığı hasarları duymuşuzdur. Ya da mükemmeliyetçi öğretmenlerin ya da sınıfta gazete okumaktan başka bir şeye pek bulaşmayanların. Öğretmen seçimi ebeveynin çocuğu için attığı en önemli akademik adımdır. Sonrası çocuğun öğretmeniyle olan iletişimi güçlendirmekten geçer. Bizim öğretmen hakkındaki fikirlerimiz çocuklarımızın fikri olur. Ne biçim öğretmenmiş dediğimizde bundan çocuğumuz nasiplenecektir. Öğretmeni hakkında söylediğimiz her şey onun öğretmeniyle bağını güçlendirecek veya bozacak ya da hiç kuramamasına sebebiyet verecektir. Dolayısıyla iyi eğitim alsın diye uğraştığımız çocuklarımızı akademik eğitim hayatına hazırlarken titiz ve dikkatli olmalı, o akademik hayata başlamadan evvel geliştirebileceği tüm özelliklerinde onu desteklemeliyiz.

Kaynakça

Beyazkürk, D., Anlıak, Ş. ve Dinçer, Ç. (2007)Çocuklukta akran ilişkileri ve arkadaşlık.

Bradley, K. D. (2001)Group Entry Strategies as Socially Excluded Children as a Function Of Sex, Ethnicity, and Sociometric Status.

Choi, D. H. and Kim, J. (2003)A cognitive-social learning model. Early Childhood Education Journal

Denham, S. A. and Holt, R. W. (1993 Developmental Psychology

Diesendruck, G. and Ben- Eliyahu, A. (2006)The International Society for the Study of Behavioral Development

Hay, D. F. (2006)British Journal of Developmental Psychology

Ironsmith, M. and Poteat, G. M. (1990) Journal of Clinical Child Psychology

Ladd, G. W. and Burgess, K. B. (2001) Child Development

Ladd, G. W. and Price, J. M. (1987). Child Development

Reijntjes, A., Stegge, H. and Terwogt, M. M. (2006)Infant and Child Development

Slaughter, V., Dennis, M. J. and Pritchard, M. (2002) British Journal of Developmental Psychology

Ülkemizde Neden Beethovenler Çıkmıyor?

Standart

Uzm.Psk.Tuğba DEMİRÖZ     www.paradoksdanismanlik.com

 

“Hayatta müzik lazım değildir;  çünkü hayat müziktir. Müzik ile ilgisi olmayan varlıklar insan değildirler. Eğer söz konusu olan hayat, insan hayatı ise, müzik mutlaka vardır. Müziksiz hayat zaten mevcut olamaz.” (Atatürk)  Müziğin tarihi, insanlık kadar eski midir bilmem ama, insanın olduğu yerde müzik de olmuş. Kültürel bir öğe olduğu,  doğduğu coğrafyanın izlerini taşıdığı, toplumun felsefesini dillendirdiği… çok şey söylenebilir müzik için. Çalgılar, sazlar, sözler, diller değişse de “Müzik dilinin evrensel olduğu” iddia edilir. Her tür müziği dinleyebilir miyim diye soruyorum kendime, mümkün değil sanırım. Bazı müzikler rahatlatırken bazıları irite ediyor; mümkünse müziği susturasım değilse ardıma bile bakmadan dörtnala kaçasım geliyor. Hem de benim kaçtığım müziklere koşturanlar varken. Müzik bir zevk ve zevklerin tartışılmayacağı söylense de biz onu da tartışırız. “Nasıl dinleyebiliyorsun bu gürültüyü? İğrenç nasıl tahammül edebiliyorsun? Bence müzik anlayışını değiştirmelisin. Sana hiç yakıştıramadım, senin gibi biri böyle bir müzik dinlesin…”  Bize hitap etmeyen, kimseye etmemeli.

 

Peki müzik zevkimiz neye göre ve nasıl gelişiyor?

Kim ya da kimlerden etkileniyor?

Gruba aidiyet ihtiyacı müzik zevkinin belirlenmesinde etken mi?

Psikolojik duruma bağlı olarak müzik tercihi anlık, günlük, haftalık, aylık değişimlere uğrar mı?

Müzik algısı ne zaman gelişir?

Müzik, insanın işitme duyusuna hitap eder. Bu sebeple müziğe yanıt verebilmek için, her şeyden önce kişinin işitmesi, bunun içinde işitme organlarının sağlam olması gerekir. İşitme organlarının gelişimi, doğum öncesi dönemde tamamlanır.  Dış kulak ve kulak zarı fetüsün 10. haftasında gelişirken;  orta kulak kemikleri fetüsün 18.-32.haftalar arasında gelişimlerini tamamlar. Fetüsün 24. haftadan önce sese cevap vermediği, 34.haftada ise işitme organlarının gelişimlerini tamamlandığı kabul edilir.

Doğum öncesi dönemi sağlıklı olarak geçiren her bebek, doğduğu andan itibaren gözleriyle sabit olarak bakamadığı halde, sese tepki verir. Bireyde müzik algısının gelişebilmesi de, öncelikle ses algısının gelişmesiyle mümkündür. Arabaların motor sesleri, kornalar, kuş sesleri, rüzgarın sesi, bir nesne yere düştüğünde çıkan ses, insan sesleri gibi… Ses algısının gelişimi içinse, tüm bu sesleri fark etmek, sesin kaynağını bulmak, ayırt edebilmek, sesleri hafızada tutabilmek ve onlara tepki vermek gerekmektedir.  Bununla beraber müzik algısının gelişiminde sadece işitme duyumunun sağlıklı çalışması yeterli değildir. Uzun ve kısa süreli hafızanın, görsel algı gelişiminin yaşa uygun olması, ses çıkarmaya yarayan organların gelişimlerinin normal olması, konuşma işlevinin yeterli olması da şarttır.

Sağlıklı bir bebek daha 3 günlükken annesinin sesini yabancı seslerden ayırt edebilir. Birkaç haftalık olduğunda ani ve yüksek tondaki sesler karşısında kasılır. Sağlıklı her bebek doğduğu andan itibaren ses tonlarına karşı duyarlıdır; hatta İlk 3 ay içinde müziğe karşı kayıtsız kalmazlar. Seslere karşı bu duyarlılık, 4-6 ay arasında müziği dikkatle dinlemeye, sesin geldiği yöne dönmeye, müzik bittiğinde soru sorar bir ifadeyle bakmalarına sebep olur. Kimi zaman müzik bitene kadar yaptığı davranışı bırakıp hareketsizce müziği dinlerler. 6-7.ayda kadın-erkek sesini ayırt edebilirler, 8.aydan itibaren canlı, ritmik müziklere sesle cevap vermeye başlar, hareketlerle eşlik ederler. Ve son nokta 9.ayda müzikten zevk aldığını ya da hoşlanmadığını hareketleriyle, tuttukları ritimlerle gösterirler; yani müziğin kalitesine not vermeye başlarlar. (Ritim duygusu müzik algısının olmazsa olmazlarındandır.)

1-2 yaşlarındaki, bebeklerin, müziğin uyarıcı etkisini fark ettikleri, yanıt vermeye başladıkları, ses-resim, ses-hareket, ses-ses arasında ilişki kurabildikleri görülür. Örneğin horoz sesi çıkaran annesine horoz resmini bulup gösterebilirler. Müzik duyduklarında zıplama, çömelme kalkma, belini öne doğru bükme, asker gibi yürüme hareketleri yaparlar. Dilde henüz ustalaşmadıklarından sözlü şarkılarda ritme değil söze dikkatlerini yöneltirler. Bu sebeple müzik algısının gelişmesi için enstürmental şarkıların seçilmesi daha uygun olacaktır.

2-3 yaşa geldiklerinde müzikle birlikte sağa sola, öne arkaya sallanma, dönme, zıplama hareketleriyle müziğe eşlik ederek dans ederler. Müzik eşliğinde döne döne tüm odaları dolaşabilir, elindeki oyuncağını ahenkle sallayabilirler. Müzik dinleme de bu yaşlarda başlar, müziğe konsantre olur çoğunlukla bir yerde oturarak dinlerler. Kendilerine has uydurma şarkıları 4-5 dakika süreyle söyleyebilirler. Şarkı söylemek onlar için bebek oyuncağıdır, anlamlı anlamsız her sözü anında besteler; fakat bu sözleri nasıl buldukları sorulduğunda açıklama getiremezler. Bu yaşlarda kısa şarkıları kolay öğrenir, yeni sesler taklit etme girişimlerini arttırırlar.  Öğrendikleri şarkıları kendi hayali melodileriyle ya da bilindik melodilere hayali sözlerle yeni yeni şarkılar üretirler. Neredeyse öğrendikleri her yeni kelimeyi müziğe katarlar. Diğer yönden de şarkı yoluyla birçok yeni kelime öğrenirler. Çocuğun müzik algısının gelişimi için doğru yönlendirilmesi gereken yaşlardır.

3-4 yaşa geldiklerinde ifade edici dil kullanmada ustalaştıklarından, başkalarıyla da şarkı söyleme konusunda daha cesurdurlar.  Belli bir ses tonu yakalama becerisi gelişmeye başlar. Bedenini kullanarak değişik sesler çıkarmaya heveslidirler. Müzik aletlerine karşı olan ilgilerinin arttığı görülür. Müzik aletlerini vurma, sallama, tellerini titretmeye yoluyla ses çıkarma aracı olarak kullanırlar. Ritim sopaları kullanmaya başlamaları, bu yaşlarda uygundur. Yavaş vuruşlarda tam ve doğru ritmi yakalayamasalar da hızlı vuruşlarda başarılı olurlar.

4-5 yaş alçak ve yüksek tondaki seslerin tanındığı, basit ritmik vuruşları taklit edebildikleri, melodileri akılda tutabildikleri, diğerleriyle şarkı söylenmeye çok istekli oldukları bir dönemdir.

5-6 yaşa geldiklerinde ise müzik aleti çalma becerilerinin geliştiği, düzgün ritim ve vuruşları yapabildikleri,  müzik adına yaptıkları her şeyle özgüven kazandıkları, yaptıklarıyla onurlandıkları bir dönemdir.

 

Okulöncesi dönem, yaşamın en hızlı değişimlerinin yaşandığı, en dikkat edilmesi gereken kritik yılları içerir. Bu dönemde çocuğa verilecek eğitimin kalitesi, onun tüm yaşamını etkileyecektir.  Kaliteli ve duyarlı bir eğitimin ömür boyu desteğini görecek, hatalı uygulamaların ömür boyu izlerini taşıyacaktır. 0-6 yaş dönemi kişilik özelliklerinin %82’sinin oturduğu, alışkanlıkların kazanıldığı, öğrenmenin en yoğun olduğu, becerilerin geliştiği, yeteneklerin fark edildiği dönemdir. Bu dönemi iyi değerlendirmek gerekir. Müzik eğitimi de, çocuğun gelişimine olumlu getiriler sağlayacak önemli alanlardan olmakla birlikte çeşitli ekonomik, dini, sosyolojik  vb. sebeplerle her çocuk bu eğitimi alamamaktadır. Neticede eğitimi alacak birey çocuk olsa da, bir çocuk eğitim alması gerektiğini tek başına fark edemez. “Gördüğünüz gibi müzik kulağım harika ben bir piyano öğretmeni bulmalıyım ya da evime yakın bir gitar kursu aramaya çıkmalıyım…”diyen bir okul öncesi çocuğu yoktur sanırım. Çocuğunun bu konudaki yeteneğini fark edecek olan ailedir, anaokulu öğretmenidir, çocuk bunu tek başına yapamaz. Çocuk kendine doğru rota çizemez, bunu çizecek olan da ailedir, öğretmendir. Her çocuk müziğin Mozart’ı, Dede Efendisi olmayabilir; ama her çocuk müziğe ilgi duyar ve müzik algısı geliştirebilir. Sorun, bunu tek başına yapamaz. Ne yapılacağının, nasıl yapılacağının, hangi sırayla yapılacağının… bilgisini bir bilenden almalıdır. Bu bileni bulacak, çocuğa gelişmesi için gerekli zemini hazırlayacak olan ailedir. Ülkemizde maalesef okul öncesi dönem çocuklarına yönelik faaliyetlerin şarkı söyleme, müziğe eşlik etme ya da rontlar boyutunda kalması çok üzücü. Müziğe yetenekli olduğunu gözlediğim bazı çocukların ailelerini bilgilendirdiğimde, müziğe sıcak bakmayan aileleri bir kenara bırakalım, çocuğu için yoğun araştırmalara giren ve çocuğun yaşının küçük olduğu ileri sürülerek müzik eğitimine kabul edilmeyen o kadar çok vakayla karşılaştım ki. “Hiçbir kurs bu yaşta kabul etmiyor.” Hatta yüzmeye bile. Karateye bile. Resme bile.

Durum buyken en büyük görev okul öncesi kurumlara düşüyor. Onlar da üstlerini düşeni çeşitli bahanelerle, gerekli bilgilerden yoksun olma gibi sebeplerle yapmıyorlar. Okuldaki müzik köşelerinde piyano, metalofon, org, marakas, çelik üçgen, ksilefon, tef, zil, vurmalı çalgılar, kaşık, müzik seti, kaset, cd çalar, müzik cd’leri  gibi enstrüman ve malzemeler kaç okulda var? Yıllık, aylık, haftalık ve günlük planlarda belirtilen hedef ve hedef davranışlara ulaşma faaliyetlerini belirleyebilecek bilgi düzeyinde, bunları titizlikle uygulayacak anlayışta kaç tane öğretmen var? Yıl sonunda ana sınıfı öğrencilerine uyguladığım Okul Olgunluğu testleri bunun en açık kanıtı. Aynı öğretmenin sınıfındaki öğrencilerin çoğunlukla aynı gelişim alanlarında iyi aynı gelişim alanlarında geri kalması tesadüf değil. Okullarda programlar titizlikle uygulanmıyor ve veya uygulanamıyor. Sebep ne olursa olsun bundan maalesef çocuklar etkileniyor.

36-60 Aylık Çocukların Gelişim Özellikleri

Standart

Uzm.Psk.Tuğba DEMİRÖZ     www.paradoksdanismanlik.com

 

Psikomotor Gelişim

1.    Çizgi üzerinde yürür.

2.   Daire etrafında döner.

3.   Çift ayakla uzağa atlar.

4.   Çift ayakla sıçrar.

5.   Geri geri çift ayak sıçrar.

6.   Tek ayak üzerinde sıçrar.

7.   Tek ayak üzerinde 5-7 saniye durur.

8.   Ayak değiştirerek iner-çıkar.

9.    Yuvarlanmakta olan topa tekme atar.

10.   Atılan topu yakalar.

11.   Yerden zıplayan topu yakalar.

12.   Topu kendisi sıçratıp yakalar.

13.   Bir metre yukarı atılan topu yakalar.

14.   Hareket halindeki büyük bir topu ayağı ile durdurur.

15.   20 cm. yükseklikten atlar.

16.   Kendine doğru zıplatılan topu yakalar.

17.   Parmak ucunda yürür.

18.   Topuk ve ayak ucuyla yürür.

19.   Topuk ve ayak ucuyla geri geri yürür.

20.   Dokuz blokla kule yapar.

21.   Plastik çivi tahtasına çivi takar – söker.

22.   Daire şeklini çizer.

23.   Kare şeklini çizer.

24.   Üçgen şeklini çizer.

25.   Makasla basit şekilleri keser.

26.   Oyun hamuru gibi yumuşak materyalleri kullanarak değişik şekiller oluşturur.

27.   Çeşitli şekiller çizer ve boyar.

28.   İpe boncuk, makarna vb. dizer.

29.   Çeşitli malzemelerle baskı yapar.

30.   Bir kaptan başka bir kaba sıvıları boşaltır.

31.   Ritme uygun dans eder.

 

 

Özbakım Becerileri

1.     Düğmesiz ve bağsız giysileri yardımsız giyinir.

2.    Yardımla saçını tarar.

3.    Giysisindeki büyük düğmeleri ilikler-çözer.

4.    Giysilerinin  önünü-arkasını ayırt eder.

5.    Ellerini yıkar.

6.    Dişlerini fırçalar.

7.    Sözel ipuçları ile tabakları, peçeteleri, çatal ve kaşıkları doğru yerleştirerek sofra kurmaya yardım eder.

8.    Boyuna uygun bir askıya ceketini veya hırkasını asar.

9.    Masada kirlettiği kendine ait yeri temizler.

10.   Gece gereksinim duyduğunda uyanır ve tuvalete gider.

11.   Burnunu mendille siler.

12.   Ev işlerine yardım eder.

13.   Kendisine ait eşyaları toplar.

14.   Yardım ile bıçak kullanır.

 

 

Sosyal-Duygusal Gelişim

1.    Toplum içinde kendisinden beklenen uygun davranışları gösterir.

2.    Yetişkinlerin konuşmalarına katılır.

3.    Aldığı sorumlulukları yerine getirir.

4.    Nezaket kurallarını uygular.

5.    Kendisinden küçüklere sevgi ve ilgi gösterir.

6.    Oyuncaklarını paylaşır.

7.    Yetişkinlerin yönettiği grup oyunlarına katılır.

8.    Diğer çocuklarla çeşitli oyunlar oynar.

9.    Basit kurallı oyunlar oynar.

10.   Sırasını bekler.

11.   Haklarını korur.

12.   Övgüden hoşlanır, yaptığı işin beğenilmesini ister.

13.   Kendisi ile ilgili sorulara uygun cevaplar verir.

14.   Duygularını ifade eder.

15.   Bir sorunu olduğu zaman yardım ister.

16.   Sofra kurallarına uyar.

17.   Adını, soyadını ve yaşını bilir.

 

 

Bilişsel Gelişim

1.     Büyük-küçük, az- çok, açık-kapalı, uzun-kısayı resimde ayırt eder.

2.     4-8 parçalı yap-bozu yapar.

3.     Sayı ile nesne arasında ilişki kurar (1’den 10’a kadar).

4.     1’den 10’a kadar sayar.

5.     Yetişkinin istediği sayıdaki nesneyi verir (1’den 10’a kadar).

6.     İki yarım daireyi birleştirip daire yapar.

7.     Nesnelerin neden yapıldığını söyler.

8.     “Neden evimiz, kitabımız, saatimiz, gözlerimiz vardır” gibi soruları cevaplandırır.

9.     Tamamlanmamış insan resmine kol ve bacak çizer.

10.   Resmi gösterilen mesleklerin adını söyler.

11.   Meslekler ile kullandıkları araç-gereçler arasında ilişki kurar.

12.   Kısa bir süre gösterilip gizlenen tek nesne resimlerinin neye ait olduğunu hatırlayarak söyler.

13.   Artık materyalleri kullanarak özgün bir ürün yaratır.

14.   Ana ve ara renkleri eşleştirir.

15.   Ana ve ara renklerle ilişki kurar.

16.   Ana ve ara renkleri gruplar.

17.   Ana ve ara renkleri sıralar.

18.   Verilen nesneleri açıktan koyuya, koyudan açığa doğru sıralar.

19.   Bir olayı oluş sırasına göre  anlatır.

20.   Gösterilen resimlerle ilgili öykü oluşturur.

21.   Objeleri temel özelliklerine göre gruplar (hayvanlar, sebzeler, çiçekler).

22.   Resme bakarak nesneyi tanımlar.

23.   Dil, boyun, kol, diz, parmak gibi beden parçalarını gösterir.

24.   Neden-sonuç ilişkisi kurar.

 

 

Dil Gelişimi

1.     Konuşmalarında bağlaç kullanır.

2.     Kendi kendine bir şarkı, şiir, tekerleme söyler.

3.     Yaptığı günlük işlerle ilgili olarak, sorulan sorulara cevap verir.

4.     Konuşmalarında sıfat kullanır.

5.     Konuşmalarında ifadelerin olumsuz biçimlerini de kullanır.

6.     “Neden, nasıl, kim?” gibi soru sözcüklerini kullanarak tümceler kurar.

7.     Konuşmalarında kişi zamirlerini kullanır.

8.     Konuşmalarında yer bildiren ifadeleri doğru olarak kullanır (önünde, arkasında gibi).

9.     Konuşmalarında tümcenin temel öğelerini kullanır.

10.   Konuşmalarında işaret zamirini kullanır.

11.   Duygularını adlandırır.

12.   Dün, bugün, yarına ilişkin zaman bildiren sözcükleri  doğru olarak kullanır.

Okul Öncesi Programı’ndan Alıntı 

60-72 Aylık Çocukların Gelişim Özellikleri

Standart

Uzm.Psk.Tuğba DEMİRÖZ     www.paradoksdanismanlik.com

 

Psikomotor Gelişim

1.    Denge tahtasında ileriye-geriye doğru yürür.

2.   Başlama ve durma komutlarına uyarak tempolu yürür.

3.   Kendi başına ip atlar.

4.   Kendi bedeni etrafında döner.

5.   Ayak değiştirerek merdiven iner ve çıkar.

6.   Atma ve tutma davranışlarını gerektiren etkinliklere katılır.

7.   Yardımla sekerek yürür.

8.   Ritmik hareketleri yapar.

9.   Topu yakalayabilmek için ellerinden çok kollarını kullanır.

10.  Orta boy topu yerde birden fazla sıçratır.

11.   Parmak ucunda koşar.

12.   Topukları üzerinde koşar.

13.   Yaklaşık 30 cm. yükseklikten atlar.

14.   Ritmik olarak seker.

15.   Tek ayak üzerinde 8-10 saniye durur.

16.   Düşmeden 10 kez öne doğru çift ayak sıçrar.

17.   Kâğıt üzerine çizilmiş basit şekilleri keser.

18.   Hamur gibi yumuşak materyalleri kullanarak 2-3 parçadan oluşan şekiller yapar ve bunlardan bir kompozisyon oluşturur.

19.   Modele bakarak daire, kare, dikdörtgen ve üçgen çizer.

20.   Yatay, dikey, eğri ve eğik çizgileri ve bunların kombinasyonlarını çizer.

21.   İşaret parmağı ile diğer elinin parmaklarını sayar.

22.   Üç metre uzaktaki hedefe top atar.

23.   Baskı ve yapıştırma işlemlerini düzgün olarak yapar.

24.   Yetişkin gibi kalem tutar.

25.   1-5 arası rakamları kopya eder.

26.   İsmini kopya eder.

27.   Eksiklerle çizilmiş insan resmini tamamlar.

28.  Ev, araba, insan, ağaç gibi tanıdık resimleri çizer ve bunlardan bir kompozisyon oluşturur.

 

 

Özbakım Becerileri

1.   Elini, yüzünü yıkar, kurular.

2.  Kendi kendine giyinir-soyunur.

3.   Giysilerindeki düğmeleri çözer-ilikler.

4.   Yemek yerken uygun araç-gereci kullanır.

5.   Dişlerini fırçalar.

6.   Saçlarını tarar.

7.   Bıçakla yumuşak nesneleri keser.

8.   Bıçakla ekmeğine yumuşak nesneleri sürer.

9.   Ayakkabılarını bağlar.

10.  Tabağına servis tabağından yiyecek alır.

11.   Duruma ve hava şartlarına uygun giyecekleri seçer.

12.  Tuvalet gereksinimi ile ilgili işleri yapar.

 

 

Sosyal-Duygusal Gelişim

1.   Toplum içinde kendisinden beklenen uygun davranışları gösterir.

2.   Kızgınlık, mutluluk, sevgi gibi duygularını belli eder.

3.   Başkalarının duygularını anlar.

4.   Kurallı oyunların kurallarına uyar.

5.   Başkalarına oyunun veya etkinliğin kurallarını açıklar.

6.   Sorumluluk alma ve kurallara uyma davranışlarını gösterir.

7.   Kendine güven duyar.

8.   Yeni ve alışılmamış durumlara uyum sağlar.

9.   Yapı-İnşa oyunları plânlar ve oynar.

10.  Grup kurallarına uyar.

11.   Kendi arkadaşlarını kendisi seçer.

12.   Zaman, yer ve ayrıntılarla ilgili bilgi verildiğinde gerçeğe yakın dramatik oyunlar oynar.

13.   Sorulduğunda ailesi ile ilgili bilgi verir.

14.   Sorulduğunda adresini ve telefon numarasını söyler.

15.   İş birliğine dayanan oyunlara katılır.

16.   Kendisini ifade etmede özgün yollar kullanır.

17.   Duygusal durumunu ifade etmede dramatik oyunu ve çeşitli araçları kullanır.

18.   İstediklerine ulaşmada sosyal olarak kabul edilebilir davranışlar gösterir.

19.    Kendi cinsiyetinden memnuniyet duyar.

 

Bilişsel Gelişim

1.   Bedeninin parçalarını kendi üzerinde adlandırır ve resimle eşleştirir.

2.  Artık materyalleri kullanarak özgün bir ürün oluşturur.

3.  10-25  parçalı yap-bozu yapar.

4.  Aynı dokuya sahip 6-10 nesneyi eşleştirir.

5.  Aynı dokuya sahip 6-10 nesneyi gruplar.

6.  İki üçgeni birleştirerek kare yapar.

7.  20’ye kadar atlamadan sayar.

8.  1-10 arasında verilen nesne grupları ile rakamları eşleştirir.

9.  Nesneleri kullanarak toplama ve çıkarma yapar (1’den 10’a kadar).

10.  Yaşadığı şehrin ve sokağın adını söyler.

11.   Dün, bugün ve yarın ile ilgili konuşur.

12.   Daha önce  dinlediği öyküleri içeriğine uygun olarak anlatır.

13.   Nesneleri bir özelliğine göre (renk,şekil,boyut gibi) gruplandırır.

14.   Sorulan sorulara  kendine özgü cevaplar verir.

15.   Nesnelerin bir sıra içindeki konumunu (birinci, ikinci, üçüncü gibi) isimlendirir.

16.   Haftanın günlerini sırasıyla söyler.

17.   Kısa bir süre gösterilip gizlenen resimdeki nesneleri hatırlar.

18.   Sağını- solunu gösterir.

19.   Gösterilen  iki  resimden birinde var olan farklılıkları gösterir.

20.   Günlük yaşamda kullanılan sembolleri tanır.

21.   Yarım ve bütün olan nesneleri gösterir.

22.   Belli bir olaydan sonra ne olacağını tahmin eder.

23.   Nesneler arasındaki benzerlik ve farklılıkları  gösterir.

24.   Eşleştirme, ilişki kurma, gruplandırma ve sıralamayı neye göre yaptığını açıklar.

25.   Basit neden- sonuç ilişkilerini açıklar.

26.   “En az, en çok, birkaç”ın anlamını bilir ve uygun davranışı gösterir.

Dil Gelişimi

1.     Günlük deneyimlerini anlatır.

2.    Birbirini izleyen üç emir tümcesinde istenileni sırası ile yerine getirir.

3.    Tekil ve çoğul ifadeleri birbirine dönüştürerek kullanır.

4.     Bazı sözcüklerin eş ve karşıt anlamlarını bilir.

5.    “Ne zaman, neden, nasıl ?” gibi soru sözcüklerini içeren soruları cevaplar.

6.    “Çünkü, daha sonra” gibi bağlaçlar kullanarak konuşur.

7.    Olayları oluş sırasına göre anlatır.

8.    Yer bildiren sözcükleri yerinde ve doğru olarak kullanır.

9.    İsteklerini  uygun tümcelerle ifade eder.

10.   Birleşik tümceler kullanır.

11.    Basit şakalar yapar.

12.   Tümcelerinde genellikle özneye uygun fiil kullanır.

13.   Kullandığı tümce yapıları yetişkininkine yakın olur.

14.   Soyut ifadeleri anlar.

 

Okul Öncesi Programı’ndan Alıntı

Aile Bireyleri Arasındaki Sevgi ve İletişimi İyileştirmek

Standart

Uzm.Psk.Tuğba DEMİRÖZ     www.paradoksdanismanlik.com

Aile, bireylerin her türlü ihtiyaçlarını karşılayan temel ortamdır. Bireylerin sadece fizyolojik (yeme-içme-dinlenme-uyuma-boşaltım-cinsellik…) ihtiyaçlarının değil; aynı zamanda korunma ve güvenlik ihtiyaçlarının karşılandığı yer de ailedir. Korunma ve güvenlik ihtiyaçları karşılanan bireyde bir üst düzey ihtiyaç ortaya çıkar ki, bu da sevme-sevilme-ait olma ihtiyacıdır. Ailedeki tüm bireylerin sevgiye ihtiyacı vardır. Hele ki çocukların sağlıklı gelişebilmeleri, iyi eğitim alabilmeleri için sevgi olmazsa olmazlardandır. Yetersiz sevgi ve ilgi ortamında büyüyen çocukların okul hayatlarında huzursuz, hırçın, sinirli, gergin, agresif , problemli davranışlar sergilemeleri gayet normaldir. Davranış bozukluklarının çoğu;  yeterli sevgi alamayan, sevgi depoları doldurulamayan çocuklarda ortaya çıkmaktadır. Bu sorunların çözümü yine sevgi ile olmakta; aile, öğretmen ya da diğer kişilere sevgiyi çocuğa iletme, onu koşulsuz olarak sevme, olduğu gibi kabul etme konusunda büyük görevler düşmektedir.

Aç insan ne yapar? Karnını doyuracak bir şeyler arar. Yiyecek fizyolojik ihtiyaçlardan olduğu gibi sevgi de psikolojik ihtiyaçlardandır ve aile içinde sevgi açlığı çeken kişiler de (çocuk-ergen-yetişkin) bu açlığını başka yerlerde doyurmak için bilinçdışı davranışlarda bulunacaklardır. Öncelikle sevginin psikolojik bir ihtiyaç olduğu, tüm aile bireylerince bilinmeli ve aile bireyleri birbirlerinin sevgi deposunu doldurmada, tüm diğer kişilerden daha etken olduklarını fark etmelidir. Düşünün bir kere anne sevgisi… Hangi sevgi anne sevgisinin sıcaklığını iletebilir? Hangi erkek öz baba gibi sevebilir? Eşin sevgisinin yerini hangi sevgi doldurabilir? Çocuk sevgisi kadar bir anne babayı mutlu edecek ne vardır? Özünde herkes birbirini sever. Sevgisini gösterdiğine, iletebildiğine inanır. Buna rağmen sevilmediğini iddia eden kişiler hep olur? Neden? Neden bazıları sevilmemekten dem vurur? Onların sevgi depoları neden dolmaz ya da doldurulamaz?

Aile içinde ilk önemli sevgi düzeni, karı koca arasında oluşandır. Ailenin sağlıklı şekilde devam etmesi, eşler arasındaki sevgi bağının güçlenmesine, gelişmesine bağlıdır. Aileyi devam ettiren anne babadır. Onlar ayrılırsa ailede dağılır. Bu sebeple eşler arasındaki sevgi, mutlaka devam etmeli, eşler bu konuda sorumluluk bilincini olgunlaştırmış olmalıdır. İki tarafta sevgisine emek vermeli, öncelikle birbirlerinin sevgi deposunu dolu tutmaya özen göstermelidir ki, çocuklar sevgi ortamında büyüyebilsin.  Aile ortamında sevgi görmeyen çocuk doğru bir sevgi dili geliştiremez.

“Genç bir adam ceza evini boylamak üzereymiş. Yargıç onu çocukluğundan beri tanıyormuş ve ünlü bir yazar olan babasıyla da tanışıyormuş. Sulh yargıcı,

-“Babanı hatırlıyor musun?” diye sormuş.

Bu soruya -“Onu oldukça iyi hatırlıyorum” şeklinde cevap vermiş.

Suçlunun vicdanını yoklamaya çalışan yargıç şöyle demiş:

-“Mahkum edilmek üzereyken ve şu anda mükemmel bir insan olan babanı düşünürken, onun hakkında net olarak ne hatırladığını anlatır mısın?“

Bir sessizlik olmuş. Daha sonra yargıç beklenmeyen bir cevap almış; -“Öğüt almak için yanına gittiğimde, yazdığı kitaptan başını kaldırarak bana baktığını ve “Çek git başımdan; çok meşgulüm !” dediğini hatırlıyorum. Ona arkadaşlık etmek için yaklaştığımda bana dönerek “Çek git başımda oğul; bu kitabı bitirmeliyim !” derdi. Sayın yargıcım siz onu büyük bir yazar olarak hatırlarsınız fakat ben onu kaybedilmiş bir arkadaş olarak hatırlıyorum.” Dediğinde Yargıç kendi kendine söylenir;

-“Yazık ! Kitabı bitirdi ama oğlunu kaybetti ! ”

Çocuklarımıza, eşimize yeterince zaman ayırıyor muyuz? Onların hallerine vakıf mıyız? Dertlerinin, sıkıntılarının farkında mıyız? Günlük yaşantılarını paylaşıyor muyuz? Arkadaşlarını tanıyor muyuz? Müzik zevkinden haberdar mıyız? Hangi çorbadan nefret ettiğini biliyor muyuz?… Sevgi emek ister. Ailedeki her birey bu sorumluluğu almalıdır. Evlatsak anne babamızla neler paylaştığımıza bakalım ve daha iyi neler yapabileceğimize. Anneysek, çocuklarımızla eşimizle olan iletişimimize.  Eşimizle coşkuyla, aşkla başladığımız evliliğe çocuklar dünyaya geldikçe aynı aşk ve çoşkuyu daha da büyüterek devam edebiliyor muyuz? Sevgimizi aile üyelerine eşit taksim edebiliyor muyuz? Yoksa arada güme gidenler oluyor mu? Güme giden kim? Eşimiz mi? Karşısında ayaklarımızın bağının çözüldüğü, sesimizin titrediği, yemeden içmeden kesen adam mı gümlettiğimiz? Hani o sesini duyabilmek için 40 takla attığımız. 5 dakika görebilmek için kilometrelerce yol kat ettiğimiz. Büyük oğlumuz mu? İlk göz ağrımız mı? Kucağımıza ilk aldığımızda bizi annelik duygusuyla tanıştıran o minik bebemiz mi? O günlerin coşkusunu yakalamadan sağlıklı bir aile ortamı yakalamamız çok zor. Sağlıklı aile ortamı yakalamadan, çocuklarımızı topluma ve kendisine yararlı, ahlaklı, eğitimli, meslek sahibi, akıl ve ruh sağlığı yerinde, verimli ilişkiler kurup yönetebilen bireyler olarak büyütebilmemiz neredeyse imkansız.

“Anasına bak kızını al, kenarına bak bezini al.” “Armut dibine düşer.” Bu atasözleriyle büyüdük, bunlar bizlerin düşüncelerinin mihenk taşı. “Anne babası yok mu bu çocuğun ya? Hiç terbiye vermemişler mi? Ne utanmaz bir çocuk, doğurup atmışlar belli ki. Saldım çayıra Mevla kayıra. Oh ne ala memleket. Anası babası ilgilense böyle mi olurdu? ” Herkes önce aileyi eleştirir, ana babayı sorumlu tutar, önce ebeveyn suçlanır. Ebeveynlik eğitimi almıyoruz ki. Eğer kendimizi bu konuda okuyarak, araştırarak geliştirmiyorsak , suçlanmamızdan normal hiçbir şey olamaz. Peki bu konuda neler yapabiliriz?

Öncelikle eşler arasında sevgiyi geliştirmek İçin;

1-Birlikte geçirebileceğiniz zamanları kaliteli geçirmeye gayret edin.

2-İletişim kurma stilinize dikkat edin. Olumlu ve yüreklendirici bir stil geliştirin.

3-Kadın ve erkek her şeyden önce yapısal olarak farklıdır. Farklı ailelerden geldiniz, farklı şekillerde yetiştirildiniz, farklı deneyimler yaşadınız… Farklılıklara saygılı olun.

4-Siz için yapılan her şeye,  harcanan her emeğe karşılığını verin. Sık sık teşekkür edin.

5-Sevginize yatırım yapın, onu besleyin, büyütün.  Eşinizle sadece toplum içinde değil her daim ilgili olun.

6-Güler yüzlü olun. Gülümsemeyi alışkanlık haline getirin.

7-Maddi konularda birbirinize destek olun. Bireysel sorumluluklarınızı alın.

8-Ev içi ve dışı sorumlulukları paylaşın.

9-İnternet, T.V. , Bilgisayar oyunları, Sanal Sohbetler… yerine eşinizle paylaşımlarınızı artırın.

10-Birbirinizin ilgi alanlarına ilgili olun.

 

Aile içi iletişimi iyileştirmek için;

1.Olumlu bir iletişim stili geliştirin:   İletişim stilinizi çek edin ve olumlu bir iletişim stili geliştirin. İletmek istediğiniz mesajın muhataplarınız tarafından doğru anlaşılmasını istiyorsanız, yarı kapalı ya da kapalı iletişim stillerini kullanmaktan kaçının. Yarı kapalı ya da kapalı iletişim stillerinin yanlış anlaşılmalara ve tartışmalara ortam hazırladığını aklınızda tutun. Kimse sizin ne demek istediğinizi ya da aklınızdan geçenleri bilmek zorunda değil. Bu kızınız bile olsa. Babanız bile olsa. Kızım sana söylüyorum gelinim sen anlacılık, ben leb demeden leblebiyi anlacılık olsa olsa hem sizi hem de çevrenizdeki kişileri gerer. Onlar sizin niyetinizi bilemez. Bunu sizden iyi kimse bilemez. Hatta siz bile tam olarak bilemiyor olabilirsiniz. Onlar sizin sadece davranışlarınızı görür ve sizi davranışlarınıza göre değerlendirirler.  Tabi algılayabildikleri ölçüde. Bu sebeple eğer anlaşılmak, kendinizi ifade etmek istiyorsanız doğru iletişim stilini; yani açık iletişim stilini benimseyin ve açık iletişim kurma yollarınızı geliştirin. Davranışlarınızla söylemlerinizin tutarlı olmasına özen gösterin. Gerçeğinizle, dürüstçe, şeffaf iletişim stilinizi genişletin. İdealize ettiğiniz kişiliğinizle değil, hali hazırdaki kişiliğinizle konuşun, davranın, yaşayın.

2.Bilgisayar, İnternet, Tv kullanımını kontrol altında tutun: Bilgisayar, İnternet, Tv… aile bireylerini 4 yaş öncesi sosyalleşme düzeyine geriletir. Çok yoğun tv izlenen bir evdeki 56 yaşında baba, 87 yaşında dede, 48 yaşında anne, 13 yaşında oğul evet her bir aile üyesi yaşları kaç olursa olsun, aslında 4 yaş öncesi sosyal gelişim düzeyine iner. Evet yaşları kaç olursa olsun. 4 yaş öncesi “Bağımsız Oyun Dönemi” olarak adlandırılan dönemdeki çocuklar, aynı mekanda bir arada bulunmalarına rağmen bireysel takılırlar, bir aradadırlar; ama yalnızdırlar. Dışarıdan bakıldığında birlikte oynuyor gibi algılanırlar. Oysa bu sadece illüzyondur, hepsi yalnız birer savaşçıdır. Bilgisayar oyunlarına, internete, Tv’ye ayırdığınız vakitten çalmadıkça, ailece oturup dizi izlemek yerine okey oynamadıkça aile bireylerinin her geçen gün birbirinden uzaklaştığından, oğlunuzun gece ev geç gelmesinden, kızınızın odasına kapanmasından şikayet etmeyin. Bilgisayar, İnternet, Tv kullanımını azaltın, yakınlaşmak için ne kadar çok aktivite bulabileceğinize inanamayacaksınız.

3. İletişimi demokratik platforma taşıyın: Aile iki cinsiyete ayrılmış farklı yaşlardaki bireylerden oluşur. Çeşitli sebeplerle evlenme yaşını oldukça erteleyen eşlerden oluşan günümüz ailelerinde, yaş farkının kuşak farkına dönüştüğü görülmektedir. Biri birine yakın yaşlarda bile kaçınılmaz olan düşünce farklılıkları günümüz ailelerinde ciddi bir handikap oluşturmaktadır. Hatırlayın, düşünce farklılıkları zenginliktir. Ailede bireylerinden her birinin farklı düşüncelere sahip olması zenginliktir. Farklılıklara saygılı olun ve herkesin kendi düşüncelerini sağlıklı şekilde ifade etmesi için fırsat tanıyın. Onları düşüncelerini ifade etmeleri için cesaretlendirin. Aile içindeki bireylerin düşüncelerini eleştirmek yerine “Senin bakış açıdan da hoş, oldukça farklı bir cepheden bakmışsın ben de şu şekilde düşünüyorum.” Demeniz alay etmekten, negatif eleştiri yapmaktan daha etkili olacaktır.

4.Açık iletişime geçebileceğiniz fırsatlar oluşturun:  Pikniğe gitmek, açık hava yürüyüşlerine  çıkmak, birlikte spor yapmak, tiyatroya gitmek, yemeğe çıkmak, telefon etmek, alış verişi ailece yapmak, komşu-akraba ziyaretleri yapmak, misafir ağırlamak, tavla-tombala, monopoly-tabu,-sessiz sinema- sos  oynamak…, kitap okumak gibi.

 

 

Eşler Arasında Sevgiyi Geliştirmek

Standart

Uzm.Psk.Tuğba DEMİRÖZ     www.paradoksdanismanlik.com

 

1-                  Birlikte geçirebileceğiniz zamanları kaliteli geçirmeye gayret edin.

2-                  İletişim kurma stilinize dikkat edin. Olumlu ve yüreklendirici bir stil geliştirin.

3-                  Kadın ve erkek her şeyden önce yapısal olarak farklıdır. Farklı ailelerden geldiniz, farklı şekillerde yetiştirildiniz, farklı deneyimler yaşadınız… Farklılıklara saygılı olun.

4-                  Siz için yapılan her şeye,  harcanan her emeğe karşılığını verin. Sık sık teşekkür edin.

5-                  Sevginize yatırım yapın, onu besleyin, büyütün.  Eşinizle sadece toplum içinde değil her daim ilgili olun.

6-                  Güler yüzlü olun. Gülümsemeyi alışkanlık haline getirin.

7-                  Maddi konularda birbirinize destek olun. Bireysel sorumluluklarınızı alın.

8-                  Ev içi ve dışı sorumlulukları paylaşın.

9-                  İnternet, T.V. , Bilgisayar oyunları, Sanal Sohbetler… yerine eşinizle paylaşımlarınızı artırın.

10-              Birbirinizin ilgi alanlarına ilgili olun.