Monthly Archives: Aralık 2011

ÇOCUKTA CİNSEL GELİŞİM

Standart

Uzm.Psk.Tuğba DEMİRÖZ     www.paradoksdanismanlik.com

 

Doğumla başlayıp, ergenlik dönemi ile tamamlanan cinsel gelişim süreci anne babaların ancak sorun adlandırdıkları bir olayla karşılaştıklarında ilgilendikleri konulardan biridir. Oysa herkes cinsel statüyle doğar. Kız ya da erkek. Pek çok aile, çocuklarının cinsel gelişim sürecinde ne yapacaklarını bilmez bazen de paniğe kapılır.

Bebekler bir yaşlarına doğru yıkanma ve altının değiştirilmesi sırasında ortaya çıkan ilk cinsel duyguları yaşamaya başlarlar. Bebek bezinin cinsel organa uyguladığı baskı ve sıcaklık bebeğe haz verir. Kazara cinsel organına dokunan bebek aynı duyguyu tekrar yaşamak için yeniden cinsel organlarına dokunmaya çalışır. Erkek bebekler cinsel organlarıyla kız bebeklerden daha fazla oynarlar.  Bu durum bazı anne babaları ürkütür ve bir şeylerin yolunda gitmediği, bebeklerinde bir anormallik olduğu endişesine kapılmaktan kendilerini alamaz, toplum içinde bebeğin aynı davranışı yapacağından çekinerek sosyal ortamlara girmezler. Anne babanın ya da bebekle ilgilenen diğer bireylerin çocuğun bu davranışına korkutma, kızma… şeklindeki olumsuz tepkileri hem çocuğun duygusal gelişimini olumsuz yönde etkiler hem de cinsel organların daha fazla ilgi odağı haline gelmesine sebep olur. Tuvalet eğitimi yaşına geldiğinde çocuk için genital bölgeler tekrar ilgi odağı haline gelir. Bununla beraber genital bölgelerinde çişi ve kakasını tutmayı öğrenmesi söz konusu bölgelerdeki basıncı daha fazla hissetmelerine ve haz almalarına neden olacaktır.

Yaşları ilerledikçe cinsiyet farkları dikkatlerini çekmeye başlayacak, nasıl doğduğunu merak edecek … ve cinsellik hakkında daha fazla sorular sormaya başlayacaktır. Çocuklara net ve kısa ve doğru bilgiler verilmeli, ayrıntılardan ve kafalarını karıştırmaktan ya da yeni şeyler sormaya merak ettirtmekten kaçınılmalıdır.

Cinselliğin tabu olduğu ailelerde sorduğu sorulara olumsuz tepki veren, azarlanan çocuklar cinsel duygularını bastırmayı seçerek susar. Görünüşte cinsellikle ilgili sorulara ilgisi azalmıştır, ancak zihninde bu sorular döner durur ve en nihayetinde sorularınım cevaplarını öğrenecek eğri ya da doğru kaynaklar bulur. Bu kaynak çoğunlukla arkadaşları olur ve çocuk ebeveynine olan güvenini kaybetmeye başlar. Çocukluğunda anne baba tarafından bilgilendirilmeyen ergenlerin bu buhranlı dönemi atlatmaları ve anne babaları cinsellikle ilgili bilgi vermek istediğinde dinlemeleri ve aralarında sağlık bir diyalog yürütme şansları azdır.

İNATÇILIK DÖNEMİ VE İNATÇI DAVRANIŞLAR

Standart

Uzm.Psk.Tuğba DEMİRÖZ     www.paradoksdanismanlik.com

 

Bebeğiniz, doğduğu andan itibaren muhtemelen gözünüze çok şirin görünür. Tamamen savunmasız durumda, bakıma ve korunmaya muhtaçtır. Derdi olsa anlatamaz, hasta olsa söyleyemez, üstü açılsa örtemez, karnı acıksa kendine yiyecek bir şeyler bulamaz. O minik yavrunun her hareketi büyüleyicidir. Sonra ilk kelimelerini söylemeye, koltuk kenarlarına tutunarak sıralamaya, nihayet yürümeye hatta ufak ufak koşmaya başlar. O şirin yaratığa bir haller olur, telefon çaldığında eğer es kaza siz açtıysanız kıyametler kopar, kapı zilini duyduğunda kapıya koşar kendi açmak ister, eğer ondan hızlı davranıp siz açtıysanız kendini yerlere atar, ta ki gelen kişi dışarı çıkacak, zili yeniden çalacak ve kapıyı o açacaktır. Yemeği sizin yedirmenizden hoşlanmaz, kaşığı kendi tutmak ister. Alıştığı şeklin dışında olan şeyleri kabul etmez. Yap dersin yapmayacağım der, yapma dersin yapar, otur dersin kalkar, kalk dersin oturur, onu yeme dersin hemen ağzına atar, ye dersin çenesini kitler. O şirin bebek gitmiş yerine anne babaya muhalefet, kararsız, isyankar, negatif, öfkeli biri gelmiştir. Çoğu anne baba çocuğuna ne olduğunu, ona nasıl davranması gerektiğini bilemez. Araştırmalara göre 28 aylık, gözlemelerime göre 19 aydan itibaren başlayan bu hal değişikliğine “İnatçılık dönemi” adını veriyoruz. Bu dönem, çocuk gelişiminde  ergenlik dönemi kadar zorlu dönemlerden biridir.

İnatçılık çocuğun gelişimindeki evrelerdendir, bu yüzden çocuğunuz yukarıda saydığım şeyleri yapıyorsa her şey yolunda, gelişimi normal seyrinde demektir. Yapmıyorsa bir gelişim testi yaptırmak da yarar olduğunu düşünüyorum.

Çocuğa bu dönemde çocuğa ne oluyor da olumsuz davranışlar sergiliyor? Bazı ailelerin tabiriyle canavarlaşıyor. Bebeğime ne oldu, onu artık tanıyamıyorum diye isyan eden, onunla zıtlaşan, dediğim dedik anne babalar hele bir de inatçılık dönemiyle ilgili bir bilgiye sahip değillerse ki, çoğunlukla değiller, bu dönemi çocuktan daha zor atlatıyorlar. Çoğu çılgına döndüğünü, kafa yediğini, sıyırdığını, tahammül edemediğini, çocuğunu dövmemek için kendini zor zapt ettiğini söylüyor.

En yakın dostumun kızı şu günlerde bu dönemden geçiyor ve tabi onunla beraber dostum, eşi ve büyük kızı da. Çocuğunun bir gelişim döneminden geçtiğinin farkında, farkındalık ise ona nasıl davranması gerektiği konusunda yeterli olmuyor. Karşısında onunla ve evdeki diğer aile bireyleriyle her konuda zıtlaşmak için bekleyen bir afacan var ve o afacanla mücadele etmek sanıldığı kadar kolay olmuyor.

Benliğinin farkına vardığı bu dönem çocuğu, nihayet anneden veya onun bakımını üstlenen kişiden ayrı bir birey olduğunu, o kişinin kendi vücudunun bir uzantısı olmadığını fark ediyor. Bu muhteşem bir farkındalık. Muhtemelen de olumsuz davranışlarıyla “Hey ben de varım. Ben de yapabilirim. Kendi kararlarımı kendim verebilirim. ben de yetenekliyim. Lütfen beni izleyin size yapabildiğim her şeyi göstermek istiyorum…”demek istiyor. Tüm bu duyguların ne demek olduğunu bilir misiniz? Onun için, çocuğunuz için çok kıymetli şeyler.

O dönemde çocuk için isyan her şeyden önce gelir, tam bir anarşisttir, evde, ana okulunda, parkta, alış veriş merkezinde tam bir terör estirir. Evdeki, okuldaki, parktaki her şey onundur. Hiçbir şey ondan izinsiz alınamaz. Hiçbir şey onun isteği doğrultusunda yapılamaz. Ne derseniz şiddetle karşı çıkar. Ne söylerseniz zıttını iddia eder. Yat dersiniz. Yatmayacağım der. Ağlama dersiniz ağlar. Hatta merdivenme deseniz merdiveneceğim, duvarma deseniz duvaracağım der. Denedim, gerçekten de diyorlar. Akla hayale gelmeyecek şeyleri fiil olarak algılayıp, anında itiraz ediyorlar.

Bu dönemi atlatmak için, öncelikle aileler dönem hakkında bilgi sahibi olmaya çalışmalıdır. Yukarıda dediğim gibi bilmenin yeterli gelmediği bir dönemdir, bu sebeple büyük bir sabır göstermeniz gerekecek. Gösterdiğiniz her sabır size olumlu yönde geri dönecektir. Eğer yanlışlıkla çocuğunuzla zıtlaştığınızı fark ettiyseniz, zıtlaşmayı durdurun. Zıtlaşmak çocukta inatçılığı kemikleştirmekten başka bir işe yaramayacaktır. İleride yaşayacağınız diğer zorlu dönemleri başarıyla atlatmanın yolu, bu ilk zorlu dönemi başarıyla atlatmaktan geçtiğinin farkına varın.

Normal şartlar altında bu dönem, sağlıklı şekilde atlatılırsa 5 yaşlarında sonlanır ve çocuk uyumlu davranışlar sergiler hale gelir. Sağlıklı şekilde atlatılmaz, çocukla sen mi ben mi mücadelesine girişmekten kaçınılmaz, ben büyüğüm benim dediğim olacak….şeklinde davranmaktan imtina edilmezse inatçılık çocuğun başat kişilik özelliklerinden biri haline gelebilir.

İNATÇILIK DÖNEMİYLE BAŞ ETMEK

Çocuğun Dikkatini Başka Tarafa Yönlendirmek
Bu dönem çocuklarının dikkat süreleri kısa olduğundan, yetişkinler akıllıca manevralarla çocuğun dikkatini başka bir yöne çekebilirler.

Tutarlı Davranmak
Bir gün izin verdiği şeye ertesi gün izin vermeyen, bazen güldüğü bir davranışa bazı zamanlarda kızan bir ebeveynin tutarlı olduğunu söylemek mümkün değildir. Tutarsızlık çocuğu belirsizliğe sürükler. Çocuk ebeveynine karşı nasıl davranması gerektiğini kestiremez. Güvensiz, hırçın, saldırgan, huzursuz, ağlayan…bir çocuk olur.

Duygulardan Bahsetmek
Çocuğunuza duygularınızdan, neler hissettiğinizden bahsederek, onu istediğiniz davranışa yönlendirebilir, hem sizi daha iyi tanımasına fırsat verebilir, hem de kendisini ifade etmesinde ona model olabilirsiniz.
Esnek Olmak
Gerektiğinde kullanmak için, çocuğa karşı davranış repertuarını geniş tutmaktır. Anne babanın esnek davranışları çocuğun sınırları doğru kavrayabilmesine hizmet ediyor olmalıdır.

Yer-Zaman-Üslup Belirlemek
Söyleme üslubuna dikkat etmek oldukça önemlidir. Çocuklar söylenen şeylerin içeriğinden çok nasıl söylediğine dikkat ederler. Sözsüz iletişim becerileri, ifade edici dil becerilerinden daha iyi konumdadır. Bazen de çocuğa söylenmesi gereken şeyler daha uygun bir zamana ve daha uygun bir ortama ertelenebilir.

Tebessüm Etmek
Özellikle bu dönem çocukları, büyüklerinin gözünün içine baka baka onun kızdığını düşündüğü şeyleri yaptıklarından, en ufak bir duygusal değişiminizi yakalamaya çalışırlar. Bu sebeple, tebessüm ederek kurulan iletişimlere çoğunlukla olumlu tepki verirler.

Seçim Özgürlüğü
Çocuğa kendi seçimlerini yapma olanağı hazırlanmalıdır. Bununla beraber seçim, sınırsız özgürlük değildir. Çocuk kırmızı kazağını mı yoksa çizgili kazağını mı giyeceğini kendi seçebilir, kazak mı yoksa tişört mü giyeceğini seçemez. Bunu mevsim şartlarına göre anne baba belirler. Ya da çocuk makarnasını mı yoksa çorbasını mı önce yiyeceğini seçebilir, ama ne yiyeceğini kendi seçemez. Anne baba onun sağlıklı büyümesi için en uygun besinleri belirleyen kişidir. Yeme-içme, uyku, giyinme, hangi televizyon programının izleneceği, banyo yapma, okul seçimi…gibi bir çok konuda çocuğun gelişimi açısından anne baba seçim yapar. Bununla beraber çocuğa seçenek sunarak ona seçtirmek, kendisini değerli hissetmesine, seçimini kendi yaptığını düşünmesine yol açarak inatlaşmayı minimuma indirir.

Keskin sirke küpüne zarar verir diyerek, aile bireylerinin ve sık görüşülen yakınların, çocuğun bu döneminde ona karşı olabildiğince esnek, hoşgörülü, sabırlı ve şefkatli davranacaklarını, ona seçim yapma özgürlüğü tanıyacaklarını ve onun bu gelişim evresini sağlıklı şekilde tamamlamasına destek olacaklarını umuyorum.

 

OKUL ÖNCESİ VE İLKÖĞRETİM DÖNEMİNDE OKUMA BECERİLERİNİN GELİŞİMİ

Standart

Uzm.Psk.Tuğba DEMİRÖZ     www.paradoksdanismanlik.com

 

Düşünsel gelişme, dil kazanımı ile başlar. Anne veya bebeğin bakımını üstlenen kişi, bebekle düzgün, doğru ve sevecen bir şekilde konuşursa, bebek ortalama 2 yaşından itibaren benzer bir dil kullanarak konuşmaya başlayacaktır. Bu doğru başlangıç, daha sonra iletişim kurulan kişiler ve okunan kitaplarla birlikte düşünsel gelişimin temellerini oluşturacaktır.

Bebeğin; duyduğu sesleri, seslerden oluşan sözcükleri, bu sözcüklerden oluşan cümleleri öğrenebilmesi için; daha ilk günlerden itibaren anlamasa bile onunla sık sık konuşmak, onun sözcükleri yineleme yoluyla öğrenmesine yardımcı olmak gerekir. Çocuk hangi dili duyarsa, düşünme ve mantığı da o dilin yapısına uygun olarak gelişir. Bazı faktörler, çocuğun düşünsel gelişiminde büyük rol oynar.

DÜŞÜNSEL GELİŞİMİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER
 Aile bireylerinin okumaya karşı tutumları
 Aile bireylerinin bilgi ve bilgiyi aktarma düzeyleri
 Aile bireylerinin kitap, dergi, gazete, makale gibi yazılı malzemelerle olan ilişkileri
 Ev ve okuldaki yazılı ve işitsel malzemelerin (Masal kasetleri, edebi çocuk filmleri, şarkılar…)  zengin olması ve söz konusu malzemelerin çocuğun kullanımına açık olması
 Çocuğun erken zamanlarda kağıt-kalem ile tanıştırılması
 Çocuğa kitap okunması, okuma anlama çalışmaları yapılması
 Çocuğun kitapçılarla erkenden tanışması, kitap seçmeyi ve almayı öğrenmesi
 Aile bireylerinin sanat ve eğlence faaliyetlerine verdikleri önem

Bebeğin kitapla ilişkisi 1 yaşına doğru başlar. Bu ilişki bebekten bebeğe değişmekte bazen daha erken bazen daha geç ortaya çıkabilmektedir. Bununla beraber, bebeğin kitapla ilk tanışıklığı onu zorlamamak şartıyla ne kadar erken başlarsa o kadar iyidir. İlk dönemde kitap, bebek ve çocuk için, eğlendirici bir oyuncaktan farksızdır. Renkli kitaplar en az oyuncaklar kadar ilgisini çeker. Bebeğin kitapla karşılaşması, önce sadece resimler aracılığıyla olduğundan ilk kitapları kalın kartondan hazırlanmış, renkli, genellikle bir sayfada bir nesnenin bulunduğu kitaplardır. 2 ve 3 yaşlarına geldiğinde yine renkli resimlerden oluşan bununla beraber bir sayfada birden fazla nesne ve kavramın bir arada sunulduğu kitaplarla beraber resim ve sözcük içeren kitaplarla tanışırlar. 3 yaştan itibaren resim cümle ve resim cümlelerden oluşan kitaplarda ilgilerini çekmeye başlar. 4 yaşından ilköğretim 5. sınıfa kadar resim öykü kitaplarına ilgileri yoğunlaşırken 7.sınıftan itibaren az resim çok öykü ve nihayet resimsiz kitaplara doğru bir gelişim gösterirler.

Kitabın çocuk için faydası saymakla bitmez. Bebek ve çocuklar kitap sayesinde, hem duyarak öğrendiği sözcükleri (kavramları) görsel olarak tanır, hem aynı nesneyi farklı görselliklerde tanıyabilme (örneğin masayı birçok kitapta görür, her bir resim birbirinden farklı olsa da benzer yanlarını soyutlayarak hepsine masa demeye başlar) yeteneklerini geliştirir, hem de duymadığı sözcükleri görerek öğrenirler. Çocuğun duyduğu ile gördüğü arasındaki ilişkileri kurması, düşünmeye başladığının en büyük delilidir.

2 yaşlarındaki çocuklar, kelime-nesne bağlantısı kurma yoluyla kelime haznelerini geliştirirler. 3 yaşlarına geldiklerinde kelime-nesne-rakam bağlantıları kurabilir, 4 yaşlarında harfleri yazmaya çabalarlar. Bundan dolayı 4 yaşına kadar olan çocuklara eliyle tutabileceği ağırlıkta, yırtılmaya karşı dayanıklı, bazen de bezden veya plastikten özel olarak hazırlanmış kitaplar verilmelidir. Bu yaşa kadar olan çocuklar yırtmanın çıkardığı sesten ve yırtma eyleminden büyük keyif aldıklarından, korunması gereken malzemeleri onlardan uzak tutmak da yarar olduğunu düşünüyorum. Çünkü çocuklar ancak 4 yaş civarında kitapları koruma bilincine ererler. En azından çocuk 4 yaşına gelene kadar, yırtılmasında sakınca olmayan kağıtlar, broşürler oynamaları için onlara verilmeli. Kazara bir kitaba zarar verirse, kolay olmasa da olan olmuş diyerek kızmaktan ya da aşırı tepkiden kaçınmak gerekir. Üniversitede 2. sınıfta öğrenciyken hazırladığım bir ödevin tüm sayfalarına 2 yaşındaki kardeşim resimler çizmiş ve neşe içinde bana göstermişti. Berbat bir duyguydu, tüm ödevi el yazısıyla yazmıştım; ama o sadece bir şeyler başardığını bana göstermeye çalışıyordu, sadece başarılarını gösterme zemini benim ödevim olmuştu o kadar.

ÇOCUKLARIN KİTAPLIKLARINDA BULUNMASI GEREKEN KİTAPLAR

Çocuklardaki bu hızlı düşünsel gelişimi desteklemek için onlara yaş ve gelişim düzeylerine uygun olarak hazırlanmış

Resimli Kavram Kitapları: Çok küçük ve henüz okuyamayan çocuklar için hazırlanan, çoğunlukla kalım mukavva, bez ya da plastik malzemeden yapılan,  bir konusu olduğu halde cümle içermeyen, her sayfada bir sözcükle tanıtılan bir resmin bulunduğu kitaplardır.

Geleneksel Çocuk Edebiyatı Kitapları: Çocuklar için hazırlanmış tekerlemeler, peri masalları, halk hikayeleri, fabllar ve sözsüz edebiyata ait öyküleri içeren kitaplardır.

Resimli Hikaye Kitapları: Hikaye ve resimlerin birbiriyle çok ilgili olduğu kitaplardır.

Gerçekçi Edebiyat: Gerçek hayatla ilgili hikayeler içeren, resimli kitaplardır.

Bilgi Verici Kitaplar: Bitkiler, hayvanlar, çevre…gibi konularda gerçek bilgiler sunan kitaplardır. Çocukların yeni keşiflerde bulunmasını destekler.

Sözsüz Kitaplar: Sözcük kullanılmadan, çocukların resimlere bakarak hikayeyi anlatmaya çalıştığı, 3 yaş ve üzeri çocuklar için hazırlanmış kitaplardır. Çocukların ifade etme becerilerini geliştirir.

Şiir Kitapları: Çocuk şiirlerinden oluşmuş kitaplardır.

Romanlar: Uzun ve konulu kitaplardır. Küçük çocuklara roman okumak onların okumaya özenmeleri için çok etkilidir.

Biyografiler: Bazı tarihi kişilerin ve ünlü kişilerin hayatlarını ve yaptıkları işleri anlatan kitaplardır.
Ansiklopediler: Konulara göre düzenlenen bu kitaplarla çocuk merak ettiği şeylerin nasıl araştırılacağını öğrenir.

Boyama Kitapları: Boyanmamış resimleri içeren bu kitaplar yaşa uygun olarak basitten karmaşık resimlere çeşitli formlardadır. El göz koordinasyonunu, el becerilerini, ince el kaslarını, özgüveni ve estetik duygusunu geliştirir.

Labirent Kitapları: Çeşitli labirentlerin bulunduğu bu kitaplar yaşa uygun olarak basitten karmaşık labirentlere doğru hazırlanmıştır. El göz koordinasyonunu, el becerilerini, kalem tutma becerilerini, ince el kaslarını, özgüveni, problem çözme becerilerini, yön bulma yeteneğini geliştirir.

Kes-Yapıştır Kitapları: Makas ve yapıştırıcı kullanmayı gerektiren bu kitaplar yaşa uygun olarak basitten karmaşık resimleri kesmeye doğru hazırlanmıştır. El göz koordinasyonunu, el becerilerini, ince el kaslarını, makas kullanmayı, özgüveni, estetik duygusunu, problem çözme becerilerini geliştirir.

Origami Kitapları: Çocukların bakarak aynısını yapmaya çalıştığı origami çalışmalarından oluşur.   El göz koordinasyonunu, el becerilerini, ince el kaslarını, makas kullanmayı, özgüveni, estetik duygusunu, problem çözme becerilerini geliştirir.
Kitaplar onların sayıları, nesneleri, renkleri, kavramları, canlıları, harfleri öğrenmelerine yardımcı olmasının yanında oyun ihtiyaçlarını da karşılar, birikmiş enerjilerini sağlıklı bir şekilde değerlendirmelerine olanak tanır. El göz koordinasyonunu ve el becerilerini geliştirmelerine yardımcı olur. Yeteneklerinin farkına varmalarını sağlayarak özgüven gelişimlerini destekler. Kendini daha rahat ve açık ifade edebilmesini kolaylaştırır. Telaffuz yanlışlarının düzeltilebilmesine yardımcı olur. Kelime hazinesini geliştirir. Dikkati odaklamayı öğretir. En güzeli de birlikte kitap okuduğu kişiyle sağlıklı bir iletişim geliştirir. Dinlemeyi, sıra almayı, soru sormayı, yorum yapmayı, esnek düşünmeyi, hayal gücünü geliştirmesini destekler.

0-6 yaş arasındaki çocukların kitapla ilgili deneyimleri, okul yıllarında okuma ve yazmaya karşı geliştirecekleri duygu ve tutumlarının belirleyicisidir. İlköğretimin başlamasıyla beraber, dili sözcük ve seslere ayırmaya ve yazılı sözcüklerin sesli okunuşlarını öğrenmeye başlayan çocuk, giderek artan sayıda kelimeyi otomatik olarak tanır. Aslında ilköğretimin ilk sınıflarında ulaşılacak amaç okuduğunu anlamak ve okuyarak öğrenmektir. 6, sınıftan itibaren ise zevk için okuma, yeni kitaplar keşfetme, keşiflerini arkadaşlarıyla paylaşmaya başlayan çocuklar, lise dönemine geldiklerinde farklı amaçlar için okumaya başlarlar.

OKUMAYA KARŞI POZİTİF TUTUM GELİŞTİRME STRATEJİLERİ

• Okuma malzemelerinin zengin olduğu bir ortam hazırlanmalı
 Okumaya özendirmek için onlara model olunmalı
 Okuma faaliyetlerine gönüllü olarak katılma fırsatı verilmeli
 Katılacakları okuma faaliyetini seçme fırsatı verilmeli
 Bireysel ya da grupla çalışma fırsatı verilmeli
 Rahat ve huzurlu okuma ortamı hazırlanmalı
 Öğretmenlerden tarafından okunan hikayeleri dinleme ortamı hazırlanmalı
 Hikayeleri konuşmaya ve tartışmaya özendirilmeli
 Hikayeleri drama ve kukla kullanarak canlandırma yoluyla yeniden ifade etme fırsatı verilmeli
 Okul kitaplığından ya da kütüphanesinden eve kitap götürmesine izin verilmeli

 

BİRİ BİZİ ÇİMDİKLESİN

Standart

Uzm.Psk.Tuğba DEMİRÖZ     www.paradoksdanismanlik.com

 

Çocukların en hızla geliştiği dönem 0-6 yaşlar arası (Okul Öncesi) dönemdir. Bu dönem, çocuk yaşamının temelidir. Temel alışkanlık ve beceriler bu dönemde edinilir. Bedensel, zihinsel, dil, duygusal, ahlaki ve sosyal büyümenin en hızlı olduğu dönemdir. Kişilik özelliklerinin % 82’si bu dönemde kazanılır.

Geleceğin yetişkinleri olacak çocukların, erken yaşlarda eğitilmesinin gerekliliği artık tüm dünyaca kabul edilmiş önemli gerçeklerden biridir. Avrupa ülkelerinde okul öncesi eğitim %70 ile %100 arasındayken ülkemizde % 16 civarlarındadır. 1994 yılında bu oran % 7 idi. Aradan geçen 15 yılda ülke olarak kat ettiğimiz mesafeye bakılırsa pek de iyi durumumda olduğumuz söylenemez. Ülkemize cep telefonu yine 1994 yılında yeni yeni gelmeye başlamıştı, şimdilerde gençler tarafından takoz, fosil olarak adlandırılan telefonlar o yıllarda 2500 dolardan aşağı bir rakamla alınamıyordu. 1994 yılını baz alacak olduğumuzda, telefonlaşma oranımız nedir sizce? Bunun için nette araştırma yapmak bile istemiyorum. Asıl işi öğrenim görmek olan çocukların ellerinde telefonlar, dııtt mesajınız gönderiyor, dıtt mesaj alıyorlar.

Bilgisayarlar da aynı tarihlerde DOS işletim sistemiyle çalışırdı. Şimdiki çocukların çoğu DOS nedir bilmese de bilgisayarsız ev yok neredeyse. Sayıları her geçen gün artan bilgisayar bağımlılarına ne demeli? Dün gece televizyonda ana haber bülteninde Beyazıt Öztürk, Mario oynayan bir çocuğu taklit ediyordu. O çocuğu facebook daha önce izlemiştim. Üzücü çok üzücü. Aileler, çocukları bilgisayar kullanmayı öğrensin, arkadaşlarının yanında kendisini tam hissetsin, bilgisayarla çağı yakalasın derken; çocuklarının asosyal ve bağımlı kişilik özellikleri geliştirdiklerini fark edemediler.

Uyuşturucu kullanımında 7-8’li yaşlar konuşulur oldu. Eskiden özel okul ve kolejlerin sayısı az, eğitimleri kaliteliydi. Şimdilerde düz liselere süper kelimesini ilave ederek süperleşeceğiz yanılgısını göremeyen bir toplum olduk. Devlet özel üniversitelere kredi veriyor diye dershaneleri özel üniversitelere çevirdik. Beraberinde eğitimin kalitesini düşünmedik. Ve daha neler neler. Ne oluyor bize? Ülke olarak nereye doğru gidiyoruz? Araştırmıyoruz, üretmiyoruz, kendimizi geliştirmiyoruz, öğrenmiyoruz, düşünmüyoruz. Biri bizi çimdiklesin.

Oysa bilgi çağında yaşıyoruz, hala kişi başına düşen kitap sayımız komik rakamlarla telaffuz edilse de, bilgiye ulaşmak çok kolaylaştı. Öğrenmek istediğimiz her konuda bilgi alabileceğimiz kaynaklar hatta uzmanlar elimizin altında. Göremediğimiz gerçeklerden biri, bilgiye ulaşmanın bilgiden yararlanmak anlamına gelmediği. Bilgiyi duymak, okumak, görmek bilgiyi anlamak anlamına gelmiyor. Bilgiyi anlamak bilgiyi öğrenmek anlamına gelmiyor. Bilgiyi öğrenmek bilgiyi kullanmak anlamına gelmiyor. Bilgiyi kullanmak bilgiyi uygulamak anlamına gelmiyor. Uygulamayacağım bilginin zihnimde işi ne?

Niçin toplumsal olarak bilgi açlığı içinde her şeyi öğrenmeye çalışıyor, nihayetinde öğreniyor, buna rağmen bir gıdım yol kat edemiyoruz. Niçin okullaşma oranımız bu kadar düşük, telefonlaşma oranımız bu kadar yüksek? Niçin her yüz kişiye bir kitap düşerken her cebe birden fazla telefon düşüyor? Çünkü düşünmüyoruz. Düşünmedik, düşünmeyeceğiz. Gelecek nesilleri düşünmeyen çoğunluk olarak bizler yetiştireceğiz.

Düşünmediğimizi affınıza sığınarak olabildiğince saçma bir örnekle açıklayayım. Örneğin, yazının başında “Temel alışkanlık ve beceriler okul öncesi dönemde edinilir.” cümlesi geçmişti. İnanmıyorsanız yazının başına dönüp bakabilirsiniz. Yazıyı okuduk o cümle arada öylesine geçişti mi; yoksa okurken o cümlenin önemini fark ederek, bir kenara not ettik mi? Ya da içimizden hakikaten ya, bu cümle üzerinde düşünmeliyim dedik mi? Çoğumuz ben cümleye dikkat çekene kadar fark etmemiştir bile. Çünkü etkin okumuyoruz hatta etkin dinlemiyoruz nihayetinde etkin iletişim kuramıyoruz. Psikolog, “Temel alışkanlık ve beceriler okul öncesi dönemde edinilir.” dedi bilgisinin üzerine çıkmaya çalışmıyoruz. Oysa her gün gerek televizyon gerek radyo programlarında gerekse gazetelerde bir takım uzmanlar bu ve bunun gibi binlerce cümle sarf ediyorlar. Okuduğumuz kitaplar sayısız cümle ve bilgi içeriyor.

İçimize dönüp soralım “Bu cümleden ne anladım?” Cevabımız, “Temel alışkanlık ve becerilerin okul öncesi dönemde edinildiğini” İse, sadece bu kadar anladıysak, anladığımızı atalım çöpe gitsin. Tüm bunlar ezbercilikten kaynaklanıyor. Anlamak için ezberin yetersiz olduğunu, ezberin sadece papağanlık olduğunu artık kavramamız gerekiyor. Toplum olarak bu konuda uyanmamamız gerekiyor. Peki “Başka ne anladım, bu cümle bende nereye temas etti, bana ne düşündürttü, aklıma hangi fikirleri getirdi…? “

“Hanım duydun mu, temel alışkanlık ve beceriler okul öncesi dönemde edinilirmiş, herhalde bu tür alışkanlıkların kazanılması için en elverişli yaşlar bunlar. Bizim çocuk yemeklerden önce ve sonra hala ellerini biz hatırlatmadan yıkamıyor, yemekleri senin yedirmeni bekliyor, hala tuvalet temizliği için seni çağırıyor, oyuncaklarıyla oynadıktan sonra odasını senin veya ablasının toplamasını bekliyor, yatağını kendi toplamıyor, saçlarını zorla tarıyoruz, tırnaklarına özen göstermiyor, sırasını beklemiyor, izin istemiyor, sessiz durması gerektiği ortamlara kendisini kontrol edemiyor, kalem tutamıyor,  … bu çocuk seneye okula gidecek ve hala temel alışkanlık ve becerilerini geliştiremedi, ona yardımcı olmak için acilen bir şeyler yapmamız lazım. “diyebiliyor ve bilgiden işimize yarayacak şekilde yararlanma fırsatı yakalayabiliyorsak ne mutlu bize.

Çocuğa okula başlamadan önce ulaşabilmek, çocuğu bedensel, zihinsel, dil, sosyal, duygusal ve ahlaki yönden okula hazırlamak şart. Bu gelişim alanlarından birindeki eksiklik diğerini etkileyeceğinden, her ayağın üzerinde ayrı ayrı çalışmak ve her birini sağlam örmek gerekiyor. Hepimizin bildiği gibi büyümek ve gelişmek için elverişli şartlar bulamayan çocuklar, akademik hayatın beklentilerine kolay cevap veremediklerinden okulda başarılı olamıyorlar. Bununla birlikte, televizyon kanalları, zihinsel ve bedensel gelişim alanlarını desteklemenin yeterli olduğu izlenimi yaratma çabası içindeler. Çocuğunuza bilmem ne yedirin, zeki olsun, bilmem ne içirin boyu uzasın. Zeki ve uzun boylu olmak, özgüvenli olmayı gerektirmiyor. Boy uzamasıyla sıra bekleme davranışı arasında pozitif korelasyon yok. Ancak, duygusal açıdan özsaygısı, özsevgisi ve özgüveni gelişmiş, kaba ve ince kasları yeterli, kitap sevgisi kazanmış, öğrenmeye hevesli, dinleme ve konuşma becerilerini geliştirmiş, sınırlarını belirlemiş… çocuklar değişen şartlara daha kolay uyum sağlamakta ve okulda başarılı olmaktadırlar.

Böylesine önemli bir dönemde çocuğa kazandırılacak tüm olumlu beceri ve güzel alışkanlıklar, çocuğun sağlam temeller inşa etmesine yardımcı olacaktır. Temeli sağlam olan yapıların depreme daha dayanıklı olması gibi, temelleri sağlam bir çocuk da dayanıklı ve esnek olacaktır. Eşim sağlam karakterli, kararlı, ne istediğini bilen, gürbüz çocuklar için “20. kattan at, yere bir şey olur ona bir şey olmaz.” der. Çocukları böylesine sağlam inşa etmek, ancak onlara her tür olumlu desteği vererek ve deneyim kazanacağı zeminleri sunarak mümkün olur.

ZEKA GELİŞİMİ NE ZAMAN TAMAMLANIR

Standart

Uzm.Psk.Tuğba DEMİRÖZ     www.paradoksdanismanlik.com


Öğretmenler, birden fazla çocuk sahibi olan anne babalar, çok kardeş olan kişiler, birçok çalışanı olan işverenler, birçok memuru idare eden amirler… her bireyin birbirinden farklı özelliklere sahip olduğunu çok iyi bilirler. Anne baba beş parmağın beşi bir değil diyerek çocukları arasındaki farkları dile getirir. Yaşından beklenmeyecek bir olgunluk gösteren kişilere akıl yaşta değil baştadır, hiç akla gelmeyen bir noktayı dile getiren birine akıl akıldan üstündür denir.

Evrende sayılamayacak çoklukta varlık var, her bir varlık ve o varlıkların özellikleri hakkında tüm bilgilere sahip olmak ise mümkün değil. Her konuda tek başına uzmanlaşmak imkansız. Uzay araçlarıyla belli bir mesafeden çekilen dünya fotoğraflarına baktığımızda, o fotoğraflarda sadece dünyayı görür, bırakın bizi gökdelenleri bile göremeyiz.  Daha da uzak mesafelerden çekilmiş dünya fotoğraflarında başka gezegenler arasında dünyanın ufacık kaldığı dikkati çeker. Daha da uzaklaştıkça fotoğraflarda dünyayı görmez oluruz.  Tersi de düşünebilir. Koskoca bir organizma olan insanın hücreleri hakkında yeni bilgilere ulaşmaya çalışan bir dünyada yaşıyoruz. Maalesef deha bile olsak evrenin sırlarını anlamak bir yana insanın sırlarını anlamakta sınırlı bir zekaya diğer deyişle IQ’ya sahibiz.

Türk Dil Kurumu zekayı “İnsanın düşünme, akıl yürütme, objektif gerçekleri algılama, yargılama ve sonuç çıkarma yeteneklerinin tamamı, anlak, dirayet, zeyreklik, feraset” olarak tanımlar. 1900’lü yılların başlarında bilimsel olarak incelenme konusu edilen zekayı ölçmek için çeşitli testler geliştirildi. Bu testlerin amacı IQ’yu rakamla ifade edebilecek hale gelmekti ve geldiler de. 1980’li yıllara kadar, zekanın doğuştan getirilen potansiyelin çevresel şartların etkisiyle 0-6 yaşlar arasında kazanıldığı ve belli bir rakamda durduğu yani sabit bir sayıyla ifade edilebildiği savunuluyordu. IQ değişmezdi. Gardner bu konudaki tabuları yıkan çalışmalar yaparak, zekanın çeşitliliğine dikkat çekti ve yedi tür zekadan bahsetti. 1980’lerden bu yana ise zeka konusu daha farklı bir gözle incelenir oldu, Gardner’ın bahsettiği zihinsel yetenekler birçok araştırmacı tarafından incelendi, nihayetinde çocukların zekalarını geliştirmelerine fırsat tanıyacak müfredatlar oluşturularak, birçok okulda uygulamaya konuldu. Bizim gibi ezberci eğitimlerin yaygın olarak kullanıldığı ülkelerde bence bu bir devrimdi.


Ülkemizde de dünya psikologlarının kullandığı geçerlik, güvenirlik ve norm çalışmaları yapılmış zeka testleri mevcut. Üniversite 2. sınıftan itibaren zeka testleri uygulama eğitimlerine katıldım ve o günden bu yana ihtiyaç hasıl olduğunda bu testleri kullandım. Birçok çocuk ve ergene uygulama yapma ve aynı zeka puana karşılık gelen çocuk ve ergenleri kıyaslama imkanına sahip oldum. Zekaları aynı puanla ifade edilse de uygulama yaptığım kişiler birbirlerinden farklı ilgilere, yeteneklere ve öğrenme şekillerine sahiptiler. Her birinin biyolojik ve kültürel geçmişleri farklıydı, farklı deneyimler yaşamışlardı. En çok dikkatimi çeken şey ise aynı bireyin zeka testinin alt testlerinde aldığı puanların yıldan yıla farklılık göstermesiydi. Araştırmalarım sonucu, çocukların ilgi alanlarındaki değişmelere göre, alt zeka testlerinden aldıkları puanları değiştirdikleri sonucuna vardım. Örneğin, yoğun olarak satranç oynayan çocukların hafızayı ölçen alt testteki puanları, kitap okumayı seven çocukların kelime bilgisi alt testi ile soyut düşünme puanları yıllar içinde yükselmişti. Bu sonuçlar bende zekanın ömür boyu sabit bir rakamla anılacağı tabusunu kökten yıktı. Zeka sadece 0-6 yaşlar arasında geliştirilebilen bir şey değildi, belirli ilgi alanlarına yönelerek her yaşta geliştirebilirdi. Buradan çıkacak sonuç 0-6 yaşlar arsındaki dönemin öneme sahip olmadığı değil,  bilakis çok önemli olduğu, yanı sıra 6 yaşı geçtik harç bitti yapı paydos yaklaşımının yanlış olduğudur. Her zaman yapılabilecek şeyler var, iş ki zekamızı doğru yönlere sevk edebilelim.

Son yıllarda ülkemizde birçok reklamcı zeka gelişimini slogan olarak kullanır oldu; çünkü anne babalar çocukları zeki olsun istiyor, birçok ebeveyn çocuklarının zekasıyla gurur duyuyor. Çok iyi birer gözlemci olduğunu düşündüğüm reklamcılar ebeveynleri zayıf noktalarından vurmakta da ustalar. Çocuğunuza dıt dıt yoğurdu yedirin zeka gelişimine katkıda bulunun, dıt dıt sadece bir bisküvi değil çocuğunuzun zeka gelişimine katkıda bulunan dıt dıtları içeriyor, her gün çocuğunuza 50 damacana dıt dıt içirebilir misiniz, o zaman bizim dıt dıtı yedirin. Hem bizimki doğal annenizinki gibi, evde pişirilmiş gibi, dalından kopup gelmiş kadar taze… Kurumlar tarafından reklamlara bunca para neden harcanıyor? Gerçekten çocuğunuzun zekasının gelişmesi için mi? Sağlıklı ve doğal beslenmenin zihinsel gelişime katkısı büyük, yalnız ilginç olan doğru düzgün yiyecek bulamayan yörelerimizden üstün zekalı ve dahilerin daha fazla çıkması. Ye babam ye ile beslediğimiz tarafımız gerçekten zekamız mı?

Ablası gibi matematiği iyi değil, ona da ben çalıştırıyordum buna da ben çalıştırıyorum, niye aynı başarıyı gösteremiyor? Ufaklık abisini geçti, abisi 4 yaşında ancak doğru düzgün cümle kurmaya başlamıştı bak şu kerataya daha iki yaşını doldurmadan kendini ne kadar güzel ifade ediyor. Büyüğüne yıllarca piyano dersi aldırdık, hala doğru düzgün çalamazken, kardeşi hiç ders almadığı halde ondan başarılı. Aklı fikri futbolda bir türlü dersi dinlemiyor, aslında dinlese çok zeki bir öğrenci olduğunu biliyorum; ama gözü hep okulun bahçesinde. Kompozisyon yazmada çok başarılı, takla atamıyor. Bildiğimiz gibi hepimiz hem benzer hem de farklı özelliklere sahibiz. Şöyle ki her birimizin ilgi alanları, merakları, alışkanlıkları, öğrenme yetenekleri, algılama şekli, zihinsel yetenekleri… hem benzerlikler hem de farklılıklar barındırıyor. Kimimiz çok iyi iletişim kuruyor, kimimiz sayıların dilini daha iyi anlıyor, kimimiz mükemmel dans ediyor, bedeniyle akla hayale gelmeyecek esneklikler sergiliyor. O halde anne babalar, öğretmenler, eğitimciler nasıl bir tutum sergilemeli ki her çocuğa eşit fırsat sunulmuş olsun?

Her şeyin kabulle başladığına inan biri olarak, önce farklılıkları kabul ederek sonrada farklılıklara saygı duyarak doğruya ulaşabileceğimize inanıyorum. Bu çeşitlilik, öğreten kişinin işini kolaylaştırmasa da; eğer öğretici farklı pedagojik yöntemleri kullanma becerisine sahipse, bu sorunun üstesinden kolaylıkla gelebilir. Aynı konuyu farklı şekillerde öğretmek, öğrenen kişinin zeminine inmek ve öğrencilerin öğrendiklerini farklı şekillerde gösterdiklerinin bilinciyle hareket ederek, farklı şekiller göstermeleri yönünde onları yüreklendirerek zihinsel yeteneklerini geliştirmelerine eşit fırsat sağlanmış olur.

Zeka türlerinin her insanda doğuştan değişik düzeylerde bulunduğunu ve doğumdan itibaren yaşam boyu tüm zeka türlerinin geliştirilebileceğini savunan Gardner’ın çoklu zeka teorisinde bahsedilen zeka türleri kendimizi, çocuklarımızı, öğrencilerimizi, çalışanlarımızı tanımada, anlamada ve onlara yardımcı olmada bize kılavuzluk edebilir.

• Bedensel / Kinestetik (Devinduyusal) Zeka: Klasik eğitimde kalem tutma beceresi dışında genellikle yadsınan, bedeni kullanarak kendini ifade etme ve bir ürün (icat) ortaya koyma becerisiyle ilgili zeka türüdür. Bu tür zekaya sahip çocuklar ve yetişkinleri tanımak çok kolaydır. Hoplayıp zıplamaktan, bir yerlere tırmanmaktan, koşmaktan, zevk alırlar. Jest ve mimikleri iyi gözler ve iy taklit ederler. Lego ve maketlerle oynamak, elektronik eşyaları söküp takmak, oyun hamurlarıyla bir şeyler oluşturmak, dikiş dikmek, örgü örmek, yazı yazmak…onlara çok eğlenceli gelir. Dansçılar, sporcular, pandomim sanatçıları, aktörler, heykeltıraşlar bu tür zekası gelişmiş kişiler arasından çıkar.

İnsan bedeni duygu, düşünce ve tinsel boyutlarıyla bir bütündür. Bu boyutlardan birindeki değişim diğerlerini de etkiler. Kutuplaşma Paradoksu Işığında Fiziksel ve Ruhsal Hastalıklar adlı makalemde bedensel göstergelerin ruhsal çatışmalardan kaynaklandığını dilim döndüğünce anlatmaya gayret etmiştim. Bedensel farkındalık, bedenin ne yaşadığı, ağrıların ne anlatmaya çalıştığı, bedenin dili; üzerinde yoğun olarak çalışılması gereken konulardan biri ve ancak pratik yaptıkça gelişecek bir yan. Acıktım diyen çocuğa daha yeni yedin ya, ya da tokum diyen çocuğa acıkmışsındır sen farkında değilsin; çişim geldi diyen ufaklığa evden çıkmadan önce yapmıştın gelmemiştir sana öyle geliyordur, düştüğünde ağlayan velede öpeyim geçsin bak geçti gördün mülerin sık sık söylendiği kişilerin bedensel farkındalık geliştirmesi ne denli mümkün bilemiyorum. “Düştüm ağlıyorum annem öptü bak geçti dedi geçmedi acıyor ben mi yanlış anlıyorum anne mi, acıkmadım acıktığımı söylüyorlar sanırım ben acıktığımı bile anlayacak yeterlilikte değilim.” Sonumuz bedenimizden gelen sinyallere karşı duyarsızlaşmak, hastalıkları son safhada fark etmek oluyor.

Bedensel / Kinestetik (Devinduyusal) Zekayı geliştirmede özellikle drama çalışmaları çok işe yarar. Drama uygulamasında bir rol almak, arkadaşlar ya da aile arasında sessiz film oynamak, mikado çubuklarıyla oynamak, halk oyunlarına katılmak, spor aktiviteleriyle uğraşmak, dans etmek, örgü örmek, resim yapmak, el sanatlarıyla uğraşmak, bulaşık yıkamak, yerleri silmek  kısacası bedenle yapılacak her aktivite Bedensel / Kinestetik (Devinduyusal) Zekayı geliştirir.

• Sözel / Dilsel Zeka: Klasik eğitimde en çok önemsenen zeka türlerinden biri. Soyut ve sembolik düşünme, kelime ve dil bilgisi, okuma-yazma, dinleme ve ifade etme, edebi ürünler ortaya koyma, kavram oluşturma, mizah, ikna, anımsama, öğrenme, öğretme gibi dilsel yeteneklerle ilgili zeka türüdür. Bu tür zekası gelişmiş olan çocuklar ve yetişkinler konuşmaktan, hikayeler ve fıkralar anlatmaktan zevk alır, okumayı sever, bulmacalara ilgi duyar, dinlemeyi sever, kafiyelere ilgi gösterir ve tekerlemelerden çok hoşlanırlar. Yazarlar, şairler, hatipler, politikacılar, gazeteciler Sözel/Dilsel Zekası gelişmiş insanlar arasından çıkar.

Sözel/Dilsel Zekayı geliştirmenin birçok yolu bulunmaktadır. Okuma ve dinleme bunların başında gelir. Okuduklarını paylaşma, fikir alışverişinde bulunma, günlük tutma, kompozisyon yazma, kelime dağarcığına her gün birkaç kelime ekleme, ilgi duyulan bir konuda araştırma yapma ve onu bildiri olarak sunma, stund up gösterilerine gitme, bulmaca çözmek, isim şehir-scrabble- up words-tabu oyunu oynamak…

• Görsel / Uzamsal Zeka: İmajinasyon yeteneği (görüntüleri zihinde görselleştirebilme), yön bulma, analiz ve sentez yapabilme, hayal gücü,  nesneler arası ilişkileri kavrama, zihinde üç boyutlu düşünebilme yetenekleriyle ilgili zeka türüdür. Görsel / Uzamsal Zekası gelişmiş olan kişiler nesneleri kağıt kalem kullanmadan zihinlerinde tüm detaylarıyla resmedebilir, hayal gücünü etkin olarak kullanır, yap-boz oynamaktan keyif alır, karmaşık labirent bulmacalarına bayılırlar. Diğer zeka türlerine oranla çizim ve resim yetenekleri daha gelişmiştir. Film izlemeyi, slayt gösterilerini, harita okumayı severler. Grafikerler, ressamlar, mimarlar, marangozlar, harita teknikerleri, montajcılar, estetisyenler, makyözler, cerrahlar, makine mühendisleri, tasarımcılar bu tür zekası gelişmiş insanlar arasından çıkar.

Görsel / Uzamsal Zekayı geliştirmek için ilk yol hayal kurmaktan geçer. Hayali zihinde tüm çıplaklığıyla gerçekmişçesine canlandırmaya çalışmak, düşünceleri herhangi bir sanat yoluyla ifade etmeye çalışmak, resim yapmak, grafik çalışmak, örgü motifleri, dantel ve oya örmekleri çıkarmak, iki resim arasındaki farkları bulma oyunları, bir şeye kısa süre bakıp oradaki detayları hatırlama oyunları bu tür zekanın gelişimine büyük katkı sağlar.

• Mantıksal / Matematiksel Zeka: Klasik eğitimde önem verilen; fakat gelişmesi için uygun ortamlar hazırlanmayan zeka türlerinden biridir. Tarafsız gözlem yapma, bilimsel düşünme, hipotez kurma, analiz etme, sentezleme, karmaşık işlemler yapabilme, sembolik düşünme yetenekleriyle ilgi zeka türüdür. Mantıksal / Matematiksel Zekası gelişmiş olan kişilerin sayı ve sembollerle arası iyidir. Formülleri sever, her şeyi formüle ederek anlarlar, matematikle ilgili her konuya ilgi duyar, bilimsel çalışmalardan hoşlanırlar. Benzerlikleri kolay fark ederler, problem çözmeyi sever, neden sonuç ilişkileri çabuk kavrar, satranç, dama, üç taş, beş taş, dokuz taş oyunları, yap bozlarla ilgilidirler. Matematikçiler, bilim adamları, fizikçiler, bilgisayar programcıları bu tür zekaya sahip kişiler arasından çıkar.

Mantıksal / Matematiksel Zekayı geliştirmek için olabildiğince özgün, yaratıcı ve yenilikçi düşünmek gerekir. Örneğin iki obje seçilerek bu iki obje arasındaki benzerlik ve farklılıkları zaman kısıtlaması koyarak bulmaya çalışmak ve bu oyunu her gün oynamak, zeka bulmacaları çözmek (bulmacaların çoğu Mantıksal / Matematiksel Zekayı geliştirmeye yönelik hazırlanmakta), yukarda sözü geçen taş oyunları, matematik problemleri çözmek, farklı çözüm yolları bulmaya çalışmak çok işe yarar.

• Müziksel / Ritmik Zeka: Klasik eğitimde neredeyse hiç önem verilmeyen zeka türlerinden biri. Tonları ve ritmik kavramları tanıma ve kullanma, tüm seslere ve titreşimlere duyarlılık, müzik ve ritim duygusu, müzik kulağı ve beğenisi, tüm ses-titreşim-müzik ve tonları tanıma ve oluşturma yeteneği ile ilgili zeka türüdür.

Müziksel / Ritmik Zekası gelişmiş kişiler genelde şarkıları usulüne uygun olarak yorumlar, müzik aleti çalar ya da bu konuda heveslidir, müzik dinlemeyi sever, insanların sesindeki ton değişimlerini hemen fark eder, çevresindeki seslere karşı çabuk reaksiyon gösterirler. Müzisyenler, şarkıcılar, opera sanatçıları bu tür zekası gelişmiş kişiler arasından çıkar.

Müziksel / Ritmik Zekayı geliştirmek için müzikle ilgili her tür çalışma yapılabilir. Nota okumayı, vuruşları öğrenmek, enstrüman çalmak, şan dersi almak, müzik dinlemek, nefes çalışmalarına katılmak, doğada var olan her sese, her titreşime dikkat etmek…

• Kişilerarası/İçsel Zeka: Bireyselleşmenin hızlandığı, akrabalık, komşuluk hatta aile içi iletişimlerin azaldığı, sanal arkadaşlıkların çoğaldığı, televizyonun zamanın büyük kısmını kapladığı günümüzde Kişilerarası/İçsel Zeka en güdük kalan zeka olmaktan kurtulamamaktadır. Sözlü ve sözsüz iletişim kurma ve işbirliği yapma becerileri, ruh hallerini ve duyguları okuma becerisi, kişilik yapılarına uygun davranış şekilleri geliştirme becerisi ile ilgili zeka türüdür.

Kişilerarası/İçsel Zekası gelişmiş kişiler empati becerileri gelişmiş, başkalarının ve kendilerinin duygu, beden ve düşüncelerine karşı hassas, farklı inançlara ve görüşlere saygılı, arkadaşları arasında popüler, lider, sosyal ortamlardan keyif alan, başkalarına önem veren, kendi duygularını çözümlemeye çalışan, öz benliğinin farkına varmaya çalışan, duygu, düşünce ve bedensel tepkilerinin derinlerine inmeye çalışan, kendini yönlendirme konusunda başarılı, öz disiplin ve öz motivasyonu gelişmiş kişilerdir. Psikologlar, öğretmenler, din adamları, esnaflar, satış danışmanları bu tür zekaya sahip kişiler arasından çıkar.

Kişilerarası/İçsel Zekayı geliştirmenin yolu sosyal ortamlara katılmak, insanlara değer vermek, insanları sevmek, hem kendi hem diğer insanların davranışlarındaki farklılaşmaları gözlemekten geçer.

• Doğa Zekası: Çevreyi algılama, tüm canlılara özen gösterme, bitki-hayvan gibi türler arasındaki benzerlik ve farklılıkları ayırt etme, tanıma ve sınıflama, doğa olaylarını (yağış şekilleri, gece gündüz, mevsimler…) kavrama, doğa ile kendi arasındaki etkileşimi fark edebilme ile ilgili zeka türüdür. Bu tür zekası yüksek kişiler yıldızlara bakarak hava tahmini yapabilirler.

Kuzenim kurbağaların vıraklamasından yağmur yağıp yağmayacağı konusunda ustaydı. Biyologlar, meteoroloji uzmanları, coğrafyacılar, çiftçiler, avcılar, veterinerler bu tür zekası gelişmiş kişiler arasından çıkar.

Doğa Zekasını geliştirmenin yolu tüm canlılara ilgi ve itina göstermekten, doğadaki tüm değişmelere karşı iyi bir gözlemci olmaktan geçer.

Özgürlük Bunalımı ve Kimlik Anksiyetesi İNSANIN DÖRT ZİNDANI

Standart

Uzm.Psk.Tuğba DEMİRÖZ     www.paradoksdanismanlik.com

 

Gezgin olarak Yeryüzünden Merih’e giden bir bilgin, Merih’e giderek caddelerde dolaşmaktayken bir fakültede verilecek bir konferans ilanı görür. Merih bilginlerinin birisi Yeryüzüne yaptıkları son sefer ve dünya canlıları hakkında konuşacaktır. Dünya’dan gelen bilgin de bu konferansa katılır. Merih gezegeni bilgilerinden birisinin kürsüye çıktığına ve şöyle konuştuğuna tanık olur. Evet, Dünya ‘da hayat olduğunu ileri süren bilgilerin görüşleri doğrulandı. Son araştırmalar hayat açısından çok ileri aşamada bulunan varlıkların orada var olduklarını gösterdi. Bunlardan bir tür beşer adını taşımaktadır.  Sizin bu varlık hakkında zihninizde bir tasavvur bile olmadığı için, bu beşerin niteliğini size iyice açıklayamam elbette, ancak özet olarak söyleyebilirim ki iki deliği, dört tutamağı olan bir kırbaya benzer. Beşer diye adlandırılan bu canlılar Dünya yüzünde garip ve hiçbir gezegenler topluluğunda benzeri olmayan biçimde harekete geçerler. Bu canlılarda özel bir “birbirini öldürme” deliliği vardır. Zaman olur, birbirleriyle hiç bağlantısı olmayan uzak noktalardan harekete geçen ve birbirini hiç tanımayan bu canlılardan büyük topluluklar bir tasarım, düzen, heyecan ve dürtü ile kuşanır ve son derece modern silah ve üst düzeyde donanımla yola düşerler, işlerini, uğraşlarını ve ailelerini bırakırlar, karşılıklı saf bağlarlar sonra kıyasıya savaşırlar. Önce yiyecek sağlamak için buna ihtiyaçları olduğunu sanıyordum. Fakat sonra gördüm ki birbirlerini şaşılası çabalarla ve yığınla öldürüyor, ardından kalkıp evlerine dönüyorlar. Sonra biri çıkıp yine öne düşüyor, yine bir topluluğu diğerine karşı kışkırtıyor, yine başka bir topluluğa çullanıyorlar. Kısaca “beşer” adını alan bu canlı türünün kendine eziyet etme ve öldürme ile dolu bir tarihi var. Bütün donanımlarını birbirlerini öldürme araçları uğrana harcarlar, üstelik birbirlerine karşı gerçekten bir kin duymaları da gerekmez. Sonra yine büyük çapta yığınla öldürmeler başlar. Hiç biri de öldürdüğünü yemez ki hiç olmazsa bu sebeple birbirlerini öldürüyorlar diyelim. Besinlerini başka yollardan sağlarlar. Birbirleriyle boğuşma, vuruşma, yığınla öldürmelerden ve birbirlerinin evlerini yakıp yıkmalarından sonra bunları öylesine bir gurur ve böbürlenme alır ki bunun nasıl bir ruhsal durum olduğunu biz anlayamadık. Sonra destanlar düzerler. Yiyeceklerine gelince, şiddetli bir hırsla yan taraftaki tutamaklarla toplarlar. Fakat bu çok latif yiyecekleri, hoş kokulu ve tatlı meyveleri, yeryüzünde biten bitki ve çiçekleri toplarlarsa da bu şekilde yemezler- bu da varlığın deliliklerinden biridir ki sebebini biz anlayamadık- zahmetle doğadan topladıkları bu sağlığa uygun yiyecekleri, et ve ürünleri eve götürür, ateş yakar, özel kaplara doldurur, kötü renkli, keskin ve kötü tatlı baharlar katar, kaynatırlar, yakarlar, sonra yerler.  Ardından da hastalanır, doktordan yediklerini midelerinden teknik araçlarla çıkarmalarını rica ederler. Doktorlar bu sebeple onların topluluğunda saygın ve çok kazanan kişilerdir. Bu hastalıklar dünyadaki beşer türünün hastalıklarıdır. Aynı zamanda çok ileri gitmiş ve yeryüzüne ileri düzeyde egemen olmuş bulunmasına karşın, öylesine delilikleri vardır ki şimdiye kadar hiçbir hayvan bu deliliklere tutulmuş değildir.

Dr. Ali Şeraiti (1933-1977) İnsanın Dört Zindanı adlı kitabında akım, ekol, doktrin, bilim,…izm adı ne derseniz deyin hepsinin “İnsan nedir?” sorusuna verdikleri cevaplarla insanı hapsettiklerini, insanın özüne ulaşmasını zorlaştırdıklarını, gerçek insan olmanın öze ulaşmak ve zindanlardan kurtulmakla mümkün olacağını savunmuştur.
Kur’an’da insana ilişkin iki sözcük kullanır. Bunlardan biri beşer diğeri insan. Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlük’e göre insan, “Toplum hâlinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı”, beşer ise  “İnsanoğlu, insan.” olarak eşanlamlı kullanılırken Şeraiti, insan nedir sorusuna Kur’an ayetlerinde geçen insan ve beşer kelimelerinin ifade farklılıklarına dikkat çekerek yanıt vermiştir. Ona göre Beşer ve insan farklıdır. Beşer, varlıkların gelişim süreci sonunda yeryüzüne gelmiş bulunan, sayıları şu an için yaklaşık yedi milyarı bulan, biyolojinin inceleme konusu olan eylem halindeki iki ayaklı canlı varlıktır. Beşerin bu tanımı bundan 10.000 yıl öncesi içinde böyledir değişmez; zaman içinde değişen sadece beşer sayısı, silahlar, yiyecekler, kitaba uydurma yöntemleridir genel özellikleri olduğu gibi aynen kalır. İnsan ise her an oluş halinde bulunan, idealleri olan, gelişen, değişen, tekamül eden varlıktır. Bu bağlamda her insan bir beşerdir, her beşer ise insan değildir, her birey bir ölçüye kadar insan olabilmiştir, diğer deyişle beşer türü değişim ve gelişim süreci içinde insan olmaya doğru adım atar, beşer doğulur, insan olunur. Bu oluş sürekli ve ebedidir.

Şeraiti, olma sürecindeki insanın üç özelliği bulunduğunu söyler. İnsan, 1.Bilinçli, öz varlığının bilincinde olan bir varlıktır.2. Seçme yeteneği vardır. 3. Yaratıcı özelliği vardır. Ona göre insan öz benliğinin bilincine varabildiği, seçim yapma aşamasına ulaşabildiği, tabiatta bulunmayanı meydana getirebildiği ölçüde insandır. Oluşum sürecindeki engelleri aşabilenler insan olma yolunda ilerlerken, bazıları beşer doğup beşer olarak hayatlarını tamamlamaktadır. Ot gelip ot gitme dediğim şey.

 Hayvanlar da bilir, öğrenir; fakat ne bilip ne bilmediğini bilmez, ne bilip ne bilmediğini bilen, bilincinde olduğunun bilincinde olan tek varlık insandır. Ayrıca hayvanlar içgüdüleriyle yönetilen, kendi yaşama biçimlerini seçemeyen, insan ise beden ve fizyolojisinin seçmesini gerektirdiği şeyi bile seçebilen, doğal gereksinimlerine başkaldırabilen bir varlıktır. Toplumsal bir varlık olduğu halde yalnız yaşamayı seçebilir, açlık grevleri yapabilir, cinsel hazlardan kendisini men edebilir, kendini koruma ihtiyacına karşı gelerek canına kıyabilir, yaşamını savunduğu düşünce uğruna feda edebilir, kazasını değiştiremese de kaderini kendi çizebilir. Butterflay Effect filminin öyküsündeki gibi kendi oluşunu etkileyebilir, yaşamına yeni yönler tayin edebilir ve bunu seçimleriyle yapar.

Kimileri seçme özgürlüğü olmadığını söyler, 21. yüzyılda olmamıza karşın köle zihniyetiyle yaşayan, yaşam sorumluluğunu eline almayan kişilerin sayısı azımsanamayacak ölçüde çokken, özgür olduğunu savunan gizil köle zihniyetlilerin sayısı da azımsanamaz. İlk okul diplomamı aldığım yaz tatilini kabus gibi geçirmiştim. Babam “Ortaokula gitmeyeceksin, nihayetinde sende abimin kızları gibi liseden sonra evlenmeye kalkmayacak mısın? Onlar üniversiteyi kazandı da ne oldu, okumak yerine evlendiler diye onlara duyduğu kızgınlığı bana yansıtmış ve okullar açılalı 15 gün olduğu halde beni ortaokula kaydettirmemişti. Çok ağladım, çok istedim, nafileydi inadı inat okula yazdırmıyordu. Sonunda evden kaçmakla tehdit ettim, reklamlardaki gibi tehditle de yenir ketçapla da hesabı. Gözü kara bir çocuktum, blöf yapmadığımı anladı ve okulun üçüncü hafta Çarşambası okuldaydım. Şimdi düşünüyorum da başkaldırmasaydım diğer üç kız kardeşimin de okuma haklarını etkilemiş olacaktım. Seçim şansımız hep var, seçeneksizlik zihnimizin içinde. Seçeneğimiz olmadığını düşünüyorsak seçenek üretmemize yardımcı olan yaratıcı yanımızı fark etmemiş oluyoruz. Oysa içimizde bir yerlerde sürekli seçenekler üreten bir tarafımız var. O tarafımıza kulak vermek, onu tanımak, varlığını hissetmek seçim yapabilen varlık olduğumuzu kabul etmekten ve seçme sorumluluğunu üstlenmekten geçiyor.

Neden bazıları her şeyi danışır, sormadan tek adım bile atmaz, özgür olmadığı- seçim yapamadığı için mi? Yoksa yapacağı seçimin doğuracağı sonuçları göğüslemeye hazır olmadığı için mi? Okumuş olmak, doktor olmak, profesör olmak bile bu farkındalığı artırmayabiliyor bazılarında.

Oxford vardı da biz mi okumadık?

Bizim köyde ilkokul vardı da biz mi gitmedik?
Belki o gün yoktu, ya şimdi hala mı yok?
Bu yaştan sonra olmaz.
Yasak mı?
Yoo değil de yaş kemale erdi.
Yaş ermiş o tamam, siz erdiniz mi?

Eşim bir sevdiğini söylese mutlu olacağım. Sen ver mutluluğunu onun bunun eline sonra bekle seni mutlu etsinler, tabi canları isterse.

Son model bir araba alsam mutlu olurum. Kim görmüş son model arabanın içinde mutluluktan dört köşe bir şoför? Nesnelere bağla mutluluğunu, alamazsan?

Devlet baba bize aş versin, iş versin. Nerede bu devlet, nerede bu millet? Kendin için sen ne yapıyorsun? Kahvehane köşelerinde okey oynayarak söylen dur.

Bazıları hayat şartları beni böyle yaptı der. Doğrudur da hayat şartları kişiyi etkiler, hayat şartlarını değiştirmek için sen ne yaptın?

Bireyselleşmenin vurgulandığı, özendirildiği dünyada arkadaşlıkların, dostlukların, komşulukların, akrabalıkların, hatta çekirdek aile ilişkilerinin çivisinin çıktığı ağızlara sakız oldu, sen adım attın mı, dostluk gösterdin mi, iyi ve kötü gününe koştun mu?

Dövmekten başka yol bulamıyorum, ne desem derslerini yapmıyor. Hiç şartsız şurtsuz sevdin mi çocuğunu, bastın mı bağrına, demek ve dövmekten başka yollar aradın mı, tüm görüşlerine saygı duydun mu, hatta ders çalışmama seçimine bile.

Ben okumadım, çok pişman oldum o bari kendini kurtarsın istiyorum.
Sen seçme özgürlüğüne sahiptin o değil mi?
Beni babam zorlasaydı okurdum belki.
Emin misin, gerçekten istemediğin bir eyleme zorlansan çocuğunu bu kadar zorlamayı göze alır mıydın?

İnsan seçim yapabilen, seçenekler üretebilen, zeminini genişletme sorumluluğu kendisinde olan yegane varlıktır. Yine kendisini kısıtlayabilen, davranış seçeneklerini görmezden gelen, yaratıcı tarafına erişmek için uğraşmayan, dar bir zemine kendini hapsederek kendinden çok şeyler bekleyebilen yegane varlık da insandır. Ve insan ihtiyaç duyduğu şeyleri yaratabilen, yapabilen bir varlıktır. Tekerleği icat eden de odur, arabayı, ocağı, çamaşır makinesini, uçağı icat eden de yaratıcılığını sanatsal anlamda ifade eden de.


Şeriati’ye göre dört zorlayıcı güç insanı öz bilincinden, seçme yeteneğinden ve yaratıcılık niteliğinden alıkoymaktadır ki bunlar çağlar boyunca etkili olan bazı öğretilerdir. Bunlardan biri Materyalizmdir. (Maddecilik, Özdekçilik) İnsanın yapısı ve özünü maddenin yapısı ve özüne bağlayarak, insanı maddeye indirger ki, bu da insanın gelişim sürecinin maddi olgu ve görünüşleri içinde, sınırlanması ve engellenmesi demektir.

Naturalizm de insanı tabiatın ürünü olarak kabul ederek Tanrı’yı doğa insanı beşer mesabesine indirger.

Historizm ( Tarihselcilik) akımı insanı tarihin meydana getirdiği, tarihin gerektirdiği şekilde oluşmuş bir varlık olarak kabul ederek insanı sınırlamış, Sosyoloji (Toplumbilim) Tabiat ve tarih bir dereceye kadar etkili olmakla birlikte insanın özünü oluşturan toplumsal düzen ve çevredir görüşüyle insanın seçim özgürlüğünü elinden almış kötüysem bu kötülüğü seçen toplumsal çevrede doğmamla ilgilidir diyerek insanı beşer düzeyinde kalmaya zorlamıştır.

Biyoloji ise insanın bedensel ve psikolojik özellikleri bütününün temel belirleyici olduğunu, öz benin biyolojik özelliklere bağlı olduğunu, yani sarışınların aptal, şişmanların sevecen, gözlük takanların zeki olduğunu savunarak insani özellikleri biyolojik göstergelere bağlar.

İdeolojiler, doktrinler temelini beşere bağlamakla, insanı aramamakla yanlış yapılandırmışlardır. Elbette birçok söylemleri ve tezleri doğrudur. Deniz kıyısında yaşayanların balıkçılıkla geçinmesi, ormanda yaşayanların avlanması, sıcak bölgelerde yaşayanların esmer olması, belli çevrelerde belli dillerin konuşulduğu, gelenek ve göreneklerin toplumdan topluma değiştiği…

 İdeolojileri birer zindan haline getiren insandır. İnsanın son zindanı kendisidir. İdeolojileri yıktığı anda yüzleşeceği kendisi. İdeolojiler insanı kısıtlamakla beraber korumaktadır da. Kendiyle yüzleşmekten alı koymakta, oyalamakta, özüne ulaşmasına engel olarak kendilik zindanını fark etmemelerine yardımcı olmakta, mutlu etmekte, ona ninniler söyleyerek uyutmaktadırlar. Ninni söyleyen annenin yokluğunda boşluğa düşen çocuk gibi insan da ideolojilerin duvarlarını yıkmayı başardığında boşluk ve anlamsızlık hislerinden kurtulamayacaktır. Bu, insanın amaçladıklarına ulaşması için uğraşıp durması, ulaşınca da boşluğa düşmesidir. Her şeye fazlaca sahip olan, tatması gereken tüm doyumları sağlayarak boşluğa düşen beşerlerin 100.000 dolar karşılığında av olacak beşerler aradığı ve eğer vuramazsa parayla ödüllendirdiği beşerler. Sürekli oluş halinde olan insanın özüne ulaşmasına bilimler, …izmler yardımcı olsa da “öze ulaşmanın yolu sadece aşk, Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmaktır.” der Şeriati .

Okul Olgunluğu Kazanımında Okul Öncesi Kurumların Katkısı

Standart

Uzm.Psk.Tuğba DEMİRÖZ     www.paradoksdanismanlik.com

 

Genel anlamıyla okul, “Bağlı bulunduğu ülkenin görmeyi hedeflediği kişileri yetiştiren kurumdur.” diyebiliriz. Yasalara bağlıdır. Devlete okulu da olsa özel de olsa müfredat yasalarca belirlenmiştir. Eğitim süresi bakımından ülkeden ülkeye değişiklik gösterse de zorunludur (Ülkemizde sekiz yıllık eğitimin zorunlu olması gibi). Keyfi değildir. Eğitim yaşına gelen çocuğun okula gitmesi yasalarca zorunlu tutulmuş, aile çocuğunu eğitim hakkından mahrum etmesin diye caydırıcı cezalar konulmuştur.

 

 

Çok değil 30 yıl öncesiyle kıyaslandığında ailelerin çocuğunu okula gönderme konusunda daha bilinçli hareket ettiklerini, kız çocuklarını da erkek çocuklar kadar eğitim alması konusunda desteklediklerini söyleyebiliriz. Bugün ise, bilinçli ailelerin sayısı giderek artmaktadır. Hatta bırakalım zorunlu okul dönemi geldiğinde çocuğu okula göndermeyi, okula hazırlanması için okul öncesi kurumlardan yararlanan aileler çoğalmaktadır.

Aileler çocuğunu sosyalleşsin, toplum içinde kendini rahatlıkla ifade edebilsin, özgüven kazansın, öz saygısı yükselsin, yeteneklerini tanısın, grup çalışmalarına alışsın, paylaşmayı, beklemeyi, kuralları öğrensin, akranlarıyla bir arada olsun, saygılı-ahlaklı olarak yetişsin, bilgi ve görgü düzeyi yükselsin,  karşılaştığı problemlere çözümler üretebilen girişken ve üretken bireyler olsun, zihinsel yeteneklerini geliştirsin, el becerileri kazansın gibi birçok istekle okula yönlendirmekte ve çoğunlukla çocuğunun okul yaşantısı, okul içindeki davranışları, kazanımları…ile yakından ilgilenmektedirler.

Bilimsel ve teknolojik gelişmeleri takip etmekte zorlandığımız bir dönemdeyiz. Belki bilgisayar dönemi diye adlandırabileceğimiz bu zamanlarda, değişimlerin hızına yetişmek çok kolay değil. Bilgiye ulaşmak çok kolay, bununla birlikte değişime adapte olabilmek, ayak uydurabilmek aynı oranda kolay değil. Bir öğrenci yahut ebeveyn için güne uyumlanmak, yüksek seviyede zihinsel çaba gerektirmekle beraber ciddi bir zaman yönetimi, bedensel ve duygusal hazır oluş da gerektirmektedir. Öğrenci merkezli yaklaştığımızda ilköğretim okuma yazmanın, dört işlem yapmanın öğrenildiği ilk kurumdur. Okumadan yazmadan zamana uyumlanmak maalesef mümkün değildir. Bu sebeple ilköğretim eğitim hayatının en önemli adımıdır.

Son 20 yılda okul öncesi eğitim alanında yapılan “okul öncesi eğitim alan çocukların okul öncesi eğitim almayan çocuklarla birçok yönden karşılaştırıldığı araştırmalar” ilköğretime hazırlığın ne denli önemli olduğunu ortaya koymuş ve okul öncesi eğitim, eğitim hayatının ilk ve en önemli basamağı haline gelmiştir.

Türk eğitim sisteminde okul başarısı; okuma yazma öğrenme, dört işlem yapabilme ve okul içi davranışlar-arkadaş uyumu konusunda yeterli olabilmekle ölçülmektedir. Her yıl ilköğretime severek, isteyerek başlayan öğrencileri düşünelim. Bu minikler, bir yılın sonunda aynı ölçüde başarılı değillerdir. Kimi çok çok iyidir. Okuma yazma öğrenmiş, dört işlem yapabilir hale gelmiş, okul içi davranışlarında beklenenin ötesinde uyum sağlamıştır. Kimi vasattır. Çok iyi okuyamaz çok iyi yazamaz; ama desteklense yol kat edeceğini göstermiştir. Kimi vasatın altında başarılı olur. Çocukların başarı düzeylerinin bu denli farklı olmasını en basit yaklaşımla farklı ailelerden gelişlerine, ailenin çocuğa gösterdiği desteğe, zeka düzeylerinin farklı oluşuna, dil-duygusal ve bedensel gelişimlerinin farklı oluşlarına bağlayabiliriz. Ayrıca her çocuk okul ve okulun öğrenciden beklentilerine farklı tepkiler verir. Kimi okumayı sever. Kimi iki satır yazı yazmak istemez. Kimi ödevlerini yapar, kiminin umurunda değildir. Kimi çocuk dört işlemle ilgilidir, kimi dikkatini toplayamaz. Çok geniş bir perspektifle  öğrencilerin her biri okulun ve okumanın gerekleri konusunda farklı hazırlığa sahiptir.

“Okula Hazırlıklı Olma Dönemi” veya “Okul Olgunluğu” olarak adlandırılan dönem, öğrencinin okulda rahatlıkla yeterince öğrenebileceği, zihinsel-duygusal-sosyal-dil gelişimi bakımından en uygun dönemdir. Son birkaç yıldır çocuk için bu dönemin 6 yaş olduğuna karar verilerek ilköğretim yaşı yedi yaştan 6 yaşa indirilmiş, bugünlerde 5 yaşa çekilmesi gündemdedir.

Okul öncesi dönem çocuklarına uyguladığımız gelişim testleri,  bize çocukların aynı yaşta olsalar bile aynı hızda gelişmediklerini göstermektedir. 3 yaşında tek ayak üzerinde 34 saniye dengeli bir şekilde durabilen çocuklarla karşılaştığım gibi 6 yaşında 2 saniye duramayan çocuklarla da karşılaştım. 2 yaşında anne-baba ve birkaç kelime söyleyen çocuklar olduğu gibi 2 yaşında tam anlaşılır konuşan miniklerle de. bu testler bize çocuklarımızı hangi yönde desteklememiz gerektiği konusunda ışık tutmaktadır. İlköğretimin ana hedefi olan okuma yazma öğrenme gelişen bir prosestir ;yani Okul Olgunluğu veya okula hazır oluş çocuğun sadece olgunlaşmayla ulaşabileceği bir nokta değildir. Çocuk bu hazır oluşa okul öncesi dönemde yapılacak ön öğrenmelerle de ulaşabilir. Tamamen aile zoru ve desteğiyle, ite ite derse zorlanan öğrencilerden de başarılı notlar alanlar elbette olur; fakat bu çocuklar bir yönden (sosyal-duygusal…) okula hazırlığı tamamlamış çocuklardır. Ancak okuma yazmayı öğrenme hazır, motive, okulun beklentilerine cevap vermeye hevesli öğrenciler okulda kendiliğinden başarılı olmaktadır. Okulda başarıyı yakalamak için öğrencinin alt yapısının kurulmuş olması gerekmektedir ki üzerine bir şeyler inşa edilebilsin. Örneğin çocuk harfleri ve sözcükleri ayırt edebilmelidir. El-göz koordinasyonu yeterli düzeyde olmalıdır. Dikkatini belli bir noktada belli bir süre toplayabilmelidir. Kalemi doğru şekilde tutabilmeli bunun için ince kasları yeterince güçlü olmalıdır. Alıcı dili yeterince gelişmiş olmalı, yönergeleri doğru şekilde takip edebilmelidir. Kısa süreli ve uzun süreli hafızası yeterince gelişmiş olmalıdır. Sözcüklerin fiziksel görüntülerinin ötesine geçerek, nesne ve fikirleri bağlayabilmelidir. Uygun uzaklıktan yazıya odaklanabilmeli, soldan sağa doğru yazıyı takip edebilmelidir.

 

Peki tüm bunlar bir çocukta gelişmezse ne olur? Muhtemelen çocuğumuzun okulda başarıyı yakalaması kolay olmayacaktır. Bu beraberinde onda özgüven sorunlarının gelişmesine, öz saygısının düşmesine, ailenin tavrına bağlı olarak örneğin mükemmelliyetçi bir anne babaya sahipse okuldan kaçınma, okula gitmek istememe, okuldan soğuma, ağlama, hırçınlaşma…gibi davranışların gelişimine sebep olabilecektir. Okumasını, iyi bir eğitim almasını, ilerde iyi bir lise ve sonra iyi bir üniversite eğitimi almasını istediğimiz çocuklarımızın ilk okula hazırlıkta donanımlı olmasına, ondaki yeterlilik hissinin gelişimine gerçekten dikkat ediyor muyuz? Elbette her ebeveyn çocuğunun okulda başarılı olmasını ister ve onun okul başarısıyla mutlu olur.
Peki çocuğumuzu okula ne kadar hazırlıyoruz? O kendisini okula nasıl hazırlayacağını bilemez. Bunu en iyi yetişkin bilebilir; yani ebeveyni, çocuklarımızı bıraksak bütün çizgi film izlerler ya da bilgisayar oyunlarıyla vakit geçirirler, onlar haz odaklılar. Ona iyi bir eğitim vermek, iyi bir eğitim aldırmak, bu bizim sorumluluğumuzda. O halde çocuğumuzu gerçekten okul öncesi eğitiminden anlayan usta ellere mi yoksa sadece evimize yakın olduğu için her hangi bir okul öncesi kurumuna mı teslim ettiğimizi kendimize soralım. Okuldaki davranışlarını, faaliyetlerini takip etmeyi alışkanlık haline getirelim. Öğretmenleriyle iyi diyaloglar oluşturalım. Okul psikoloğu ile düzenli olarak görüşelim, tavsiyelerini dikkate alarak hayata geçirelim….